30 Aralık 2009 Çarşamba

Sigara Yasağı

AKP'nin altında yatan zihniyet her neyse, ayakta alkışlayarak desteklediğim tek uygulamasıdır, yürürlükteki kapalı alanlardaki sigara yasağı. Nasıl adam öldürmek yasakken, adam öldürenin hakkı söz konusu değilse, sigara içenin hakkı diye bir kavram olamaz. Çünkü sigara içmeyen ve dumana maruz kalanın sağlığı söz konusu. Şimdi CHP'li bir milletvekili, meclise kanun tasarısı sunmuş. Tasarıya göre mekanlarda sigara içilen ve içilmeyen bölüm yapılması planlanıyormuş.
Sigara dumanından çıkan zehirin ortam ne kadar havalandırılırsa havalandırılsın, ya da ne tür bir klima kullanılırsa kullanılsın yok edilmesi mümkün değilken, böylesi bir yasa tasarısının kimlerin desteğiyle sunulduüu çok açık. Ayrıca hadi diyelim bu yasa kabul edildi ve mekanlar bu şekilde ikiye ayrıldı, misal sigara içen kocayla karısı bir bara gitti. Adam sigara içerken mecbur karısı da o dumana mağruz kalacak.
Kapalı alanlarda sigara yasağının hiç hesap edilmeyen bir faydası var. O da 13-18 yaş grubunun sigaraya başlamasını zorlaştırması. Malum karizmatik görünmek isteyen ergen bir mekanda gördüğü hatunu etkilemek için sigara içemeyecek. Hele bir de söylendiği gibi sigaranın paketi 10 lira civarı olursa insanlarınm bu boka başlaması iyice zorlaşacak.
Bunun ülke ekonomisine de büyük katkısı var. Sigara yüzünden sosyal sigortaya binen sağlık masrafları başlıca kalemlerden biri.
Bu yüzden yasak devam etmeli, paket fiyatlari 10 liradan az olmamalı ve hatta sigara dolayısıyla gerçekleşen hastalıkların tedavi ücretini sigortalar karşılamamalı. Sigara kartellerinin insan hayatının ırzına geçmesine artık dur denmeli.

...


Oportunizm...

Howww...Easy Cowboy!...(Söz başka ingilizce başlık yok)

Dün Özkök'ü kıyasıya eleştirdim. Eleştirimin altında yatan bir numaralı neden ise, Özkök'ün temelsiz ve içi boş megalomanlığıydı. Kendi düşünce yapısını tüm toplumun benimsediğini düşünerek yazdığı, "hadi kendimize itiraf edelim" yazıları, amerikan romantizmi, kimsenin düşünemediğini, düşündüğü ve öngöremediği, gördüğüne inanması... Bunlar bana en antipatik gelen yönleriydi.
Elbette bunun dışında da Ertuğrul Özkök'ün eleştirilen yanları var. Mesela iktidarlar süresince sergilediği dansözlere taş çıkartan figürleri, gündeme ilişkin olayların manipülasyonu(Malezya olur muyuz meselesi, Hiton arazisi, Bergama'daki altın madeni), ülkeyi yönetmek için lider ortaya çıkarma çalışması (Tansu Çiller'de tuttu ama M.Ali Bayar ve Sarıgül'de ellerinde patladı). Ama tüm bunlara baktığımızda, günümüz dünyasında medyanın yaptığı üç aşağı beş yukarı aynı şeyler. Yani bu durumda genel yayın yönetmeninin Ertuğrul Özkök ya da Fehmi Koru olması farketmiyor. Eliniz güçlüyse istemeden bu yola sapıyorsunuz. Zaten benim aşağı da bahsettiğim onurlu olma kavramı da bu pozisyonda olabilmeyi hazmedebilme yetisiyle ilgili.

Benim karşı çıktığım nokta dinci medyanın Özkök'e getirdiği eleştiri. Dün söyleşi yapılan tüm dinci gazeteciler Özkök'ün 20 yıllık görev süresi boyunca Hürriyet'e gerekli atılımı yaptıramadığıydı. Bunu kanıt olarak tiraj sayılarını ortaya koyuyorlardı. Ülkenin amiral gemisi pozisyonundaki Hürriyet'in günlük tirajı ortalama 450 bin miş.
Bunu Akşam'dan ya da Cumhuriyet'ten biri söylese anlarım da, elde ettiği 650 binlik satış rakamının %80'ini bedava abonelik yoluyla elde eden Zaman Gazetesi yazarı bu konuda ahkam kestiğinde ona "easy boy...easy" derim müsadenizle. Bugüne kadar siz hangi atılımı gerçekleştirdiniz pardon?(ha şu yaftalama reklamlarınız vardı değil mi?) Mevcut iktidar aleyhinde kaç yazı kaleme aldınız? Cemaatçi bir yapının atılımdan kastı nedir?
Özkök yerden yere vurulsun ama akbabalar bu işten sebeplenmesin lütfen.

29 Aralık 2009 Salı

Ertuğrul was here:6


"That was a good life" ne lan!(Yayın yönetmenliğinden ayrılan Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet mensuplarına yaptığı veda konuşmasını bitirirken kullandığı söz öbeği). Bari şu lafı ederken asistanına bir işaret vereydin de arka fonda "I did it my way" çalsaydı (Ufuk Güldemir bunu cenazesinde çalınmasını istemiş olmasa kesin yapardı).

Hayır, Serdar Turgut gibi hayatının bir bölümünü Amerika'da yaşamış olursun, orada edindiğin felsefeye uygun patronluk yaparsın anlarım ama sen İzmir çocuğu bir sosyologsun "That was a good life" ne yahu. Hep olmak isteyip olamadığın, bundan dolayı da bastırılmış duygularında saklı, yakışıklı jönün filmin sonunda sevdiği kızın kollarında ölürken ki karizmasına mı öykündün? Yoksa "ben hep farklı oldum, marjinalim, ben böyleyim"ci bir anlayışın bir ürünü mü "That was a good life"? Eğer öyleyse de çok hafif kalmış Ertuğrul bey. Tıpkı ex-damatınız Ercan Saatçi'nin spor servisi yönetmenliğinde hafif kaldığı gibi.

Marjinal olan adam, veda konuşmasında çıkar masanın üzerine önce hem duygusal hem de esprili bir konuşma yapar; sonra o güne kadar o masanın etrafında ayağını kaydırmaya çalışmış kim varsa teker eliyle göstererek "fuck you" "fuck you" "fuck you" diye bağırır en nihayetinde de Boggy Nights'ın sonunda Dirk Diggler'ın yaptığını yapar ve "I REST MY CASE" diyip odadan çıkar.

Bir de "That was a good life", kime göre neye göre diye sorarlar adama? "Tasting the best wines of the world" se "good life", here is my question "What about the "Honour" sir Honour?"
p.s.1 Fotoda da pek masum çıkmış mother docker...
p.s.2 Dirk Diggler'ın ne yaptığını bilen bilmeyenlere anlatsın:)

28 Aralık 2009 Pazartesi

Oh Shit!


"Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir"

Şimdi "ne alaka!!!" dediğinizi duyar gibiyim(Of bu aralar pek bir edebi metinler havasındayım). Resimden de anlayacağınız üzere tüm dünyayı kasıp kavuran CSI(Crime Scene Investigation) bu entrynin konusu, daha doğrusu ortaya çıkışı ve yarattığı sonuçlar.
Bundan bir kaç sene önce Amerika'da otopsi merkezlerinin bağlı olduğu birlik, hükümetten yeteri kadar ödenek alamadıkları için bir fikir ortaya atıyor. Diyorlar ki; "Her birimizin önüne bir sürü cinayet vakası geliyor, gelin bir yapımcıyla anlaşıp, bu vakalardan gerçekten ilginç olanları bu yapımcıyla paylaşalım, o da senaryolaştırıp dizi haline getirsin. Bu sayede insanların ilgisini çekeriz ve hükümetten daha çok kaynak alabiliriz". Gerçekten de, birlik ünlü yapımcı-yönetmen Jerry Bruckheimer ile anlaşıp projeyi hhayata geçiriyor. Ve dizi gerçekten de beklenenin dahi üzerinde tutuyor. Bunun üzerine Bruckheimer; CSI Miami, New York, Navy, Las Vegas olarak farklı türleri ortaya çıkarıyor.(Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, favori CSI'm New York olanı. Kişisel kanaatim New York'un o kaotik ve gotik atmosferinde olayların insanı daha bir içine çektiği yönünde. Ayrıca Miami'de ki Horaşşşyo karakterinin italik duruşuna kılım)
Her neyse, bu seriler sonucunda Bruckheimer paraya para demeyecek hale gelirken, Otopsi birliği hükümetin kapısını çalıyor ve diyorlar ki, "bakın biz nasıl çabalar sarfederek cinayetleri aydınlatıyoruz, lütfen bize daha çok kaynak ayırın". Ama bunun karşılığında hükümet yetkilillerinden kendilerini şoke eden bir cevapla karşılaşıyorlar; "Her olayı çözüyorsunuz ya işte, bir işi daha düşük maliyetle gerçekleştirebiliyorsanız, niye size daha çok kaynak ayıralım".
Bu cevap karşısında "biz ne halt ettik" diyen birliğe bir başka darbe de hiç ummadıkları bir yerden geliyor. Dizi yayınlandıktan sonra yapılan istatistiklere göre cinayet sanıklarının beraat oranları artıyor. Çünkü bu dizileri izleyen ve oralardaki akla hayale gelmeyen teknolojilerle elde edilen kanıtları gören jüriler, polisin basit kanıt olarak sunduğu çoğu şeyi yeterli görmeyerek, daha fazla kanıt istiyorlar.
Yani sonuç olarak CSI'lar, hem otopsicilerin ocağına incir dikiyor, hem de polisin elini kolunu bağlıyor, geriye ise bizlere haftaiçi 45 dakikalık "eğlencelik"ler kalıyor.

25 Aralık 2009 Cuma

Ayağımı Burktum...

A ve q harflerini eklese miydin acaba:) Şaka bir yana tam Twitter'lık bir başlık oldu. Bu yüzden Twitter'a ısınamadım. Ayağımı burktum... Nerede, nasıl, gibi sorulara cevap veremiyorsun. "I ate ceaser salad, and tomatos were huge lol" dan ileri gidemiyorsun. Sevmiyorum seni Twitter, çok yüzeyselsin derine inmiyorsun. Statüs dünyasının McDonald's'ı hatta Aspavasısın. Bu arada ayağımın burkulmasında emeği geçen kaldırım taşını(Ziya Gökalp İş Bankası önü) boş bırakan hangi belediyeyse, gelmişini geçmişini en kalb'i duygularla selamlıyorum.

Ayağımı Burktum...

23 Aralık 2009 Çarşamba

Ayrımcılık

Yavşak eşcinselleri sevmem, tıpkı yavşak straithleri sevmediğim gibi. Yavşaktan da kastım her önüne gelene asılan, seviyesiz tiplerdir. Onun dışında insanların cinsel kimliklerine sonuna kadar saygı duyarım, hatta evlenmelerinin neden engellendiğine bir türlü mana veremem. Sonuçta devletin insanların cinsel kimliğine göre ayrımcılığa tabi tutması bildiğin insan hakkı ihlalidir.

Spor dünyası, ünlü Galli rugby yıldızı Garreth Thomas'ın(resimdeki canavar) eşcinsel olduğunu açıklamasıyla "sarsıldı". Biz de pek bilinmese de dünya çapında milyonlarca fanı olan bu sporda Thomas, bir nev'i Messi ayarında bir star.

Sporcuların eşcinsel kimlikleri yüzünden uğradıkları ayrımcılık uzun süreden beri tartışılan bir konu. Bu ilk olarak zamanında 1 milyon poundluk rekor transferle(zenci futbolcular arasında) Nothingam Forrest'a gelen Justin Fashanu ile patlak vermişti. Cinsel kimliğini açıkladıktan sonra gelen tepkiler üzerinde kariyeri inişe geçmiş ve bu süreç Fashanu'yu intihara teşebbüse sürüklemişti.

Günümüzde her ne kadar eşcinseller cinsel kimliklerini geçmişe göre daha özgür ifade edebilseler de bu durum spor sahalarında hala bir tabu olarak durmakta. NBA yıldızı John Ameachi, gay olduğunu ancak kariyeri sona erdikten sonra açıklayabildi, keza Garreth Thomas'ta sonlarına doğru ve boşandıktan sonra. Ki şöyle düşünün bu adamlar yolda kendilerine "naber lan totoş" demeye cesaret edebilecek adamları sürahi pozisyonuna sokabilecek güçte insanlar.(sürahi pozisyonu ne diyecek olanlara önce bir sürahiyi gözlerinin önüne getirmelerini daha sonra da kol uzvunun hangi şekilde durduğunda insanı sürahi biçiminde gösterdiğini düşünmelerini salık veririm.)

Bence ırkçılık gibi eşcinsellere olan ayrımcılığı sona erdirmek için FİFA ve diğer spor birlikleri olaya el atmalı. Çünkü bu insanlara yapılanlar resmen ayrımcılık, dahası kendilerini işlerine tam olarak konsantre edemedikleri için gösteremedikleri performansları mensup oldukları spor dalları için gelirlerin azalması demek.

Son olarak eşcinselliği bir tür ahlaksızlık ve rezillik olarak görenlere John Amaechi'den örnek vererek yazımı bitireyim. Amaechi kendisi sakatken ona kucak açan ve orada gösterdiği performansla yıldızı parlayıp diğer takımlara çok daha yüksek paralara transfer olabilecekken, "vefa"nın sadece bir semt adı olmadığını bilerek Orlando Magic'e diğer tekliflerden çok daha az bir rakama imza atarken, sapına kadar errrrkek Carlos B(L)oozer, kendisini ortaya çıkartan Cleveland'la prensip anlaşması yapıp ertesi gün 3 kuruş fazla para için Utah'a imza atmıştı.

22 Aralık 2009 Salı

Liverpool ve Man. United'ı Bekleyen Tehlike



Bir önceki entrymde Bank of Scotland'dan bahsedince serbest çağrışım yoluyla aklıma geçenlerde İrlanda'lı bir dostumla yaptığım sohbet geldi. Söylediğine göre ekonomik kriz en çok rus oligarkları ve arap şeyhlerinin el attığı Premier Lig'de Liverpool ve Manchester United'ı vurmuş. Bilindiği üzere Manchester United şu anda Amerika'lı dolar milyarderi Malcom Grazer'ın elinde. Grazer'ın başı zaten petrol krizi nedeniyle iyice dertteyken, son global ekonomik krizle daha da dibe gitmekte. Kurtuluş yolu olarak Manchester United üzerinden borçlanmayı deniyor. İngiliz yasalarına göre bir klübün %30 dan fazla hissesini elinde tutan birinin borçlanma yetkisi var.Bunu bilen Manchester taraftarları, klübün geleceğinden endişeli olduklarından United of Manchester adında bir klüp kurdular ve şu anda amatör ligde mücadele ediyorlar.

Liverpool'da ise işler daha da kötü. Klübün sahibi Amerikalılar, Bank of Scotland'dan dünyanın borcunu aldıktan sonra, ekonomik krizle birlikte banka batınca, tasfiye memurları ilk iş olarak Liverpool'da ki alacakların peşine düştüler. Şimdi klübün sahipleri fellik fellik bu borcun altından kalkabilecek arap sermayedar peşinde. Elbette Dubai'nin çökmesinden sonra yağı azalan fellahların bunları artık nerelerine süreceğini bilecek şekilde hareket etmeleri beklendiğinden, şu an için Liverpool'a destek çıkacak birilerinin bulunması zor gözüküyor.

Arkadaşın dediğine göre, iki klüp de tüm umutlarını şampiyonlar liginden gelecek gelirlere bağlamış durumdalar. Öyle ki önümüzde ki 10 yıl boyunca Şampiyonlar Liginde en az çeyrek final göremezlerse her iki takım da batma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Man. U açısından şu an için işler iyi durumda, takım makine intizamında tıkır tıkır gidiyor. Ama Liverpool için hiç de öyle değil. Bu sene gruplardan çıkamadılar, ayrıyeten sene sonu şampiyonlar ligi vizesi için gereken ilk 4 sıra hayalin dahi ötesinde(e biraz hakettiler bunu sen git Xavi Alonso'yu sat, orta sahayı Insua'ya bırak, adam gibi stoper alma, sadece Torres'le Gerrard'ın ayağına bak). Bu yüzden devre arasında ya da sezon sonunda Torres, Kuyt, Glen Johnson ve hatta Gerrard gibi yıldızlar satılırsa sakın şaşırmayın.

Tüm bu tablo açısından en iyi küb Arsenal gözüküyor. Meğerse adamlar boş yere oyuncu satıp durmuyorlarmış. Tüm bunları yeni stadlarının borcunu ödemek için yapıyorlarmış (Ben Emirates yaptı stadı diye biliyordum). Arkadaşın iddiası önümzdeki senelerde Arsenal'in ligdeki kupalara ambargo koyacağı yönünde. Bekleyelim ve görelim...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Eşekte Su Kaçıracak Organ Bırakmamak!


Tüm dünyayı sarsan ekonomik krizde, Türk bankalarının nasıl dimdik ayakta kaldığını bugün itibariyle çözdüm sevgili okurlar, hem de mikro ve makro iktisat dışında hiç bir ekonomi eğitimi almadan. Bizim bankalar krizde ayakta kalmayı, ne Citygroup'un ne Bank of Scotland'ın ne de Lehman Brother's'ın aklına getiremediği bir yöntemle gerçekleştirmekte. Bu yöntemin adı "müşteri düdüklemek".
Bugün bir hesaba para havale etmek için hesabımın bulunduğu (üstün körü okuyanlar için tekrar ediyorum hesabımın bulunduğu) Garanti Bankasına gittim. 150 liralık havale için, benden 25 lira işlem ücreti istediler! Ohhhhhaaaaa! Tekrar ediyorum 150 lira için 25 lira!
"Aman bacım nitting! Ben zaten adamlarla 3 kuruş için otuz saat pazarlık ederken bu 25 lira da neyin nesi" hezeyan ve serzenişlerim üzerine, saolsun gişedeki hanımefendi işlemi bankamatikten gerçekleştirirsem bana maliyetinin 3 lira olacağını söyledi.
Hadi iki bankamatikten birinin bozuk olduğu ve diğerinin önünde derbi maçı öncesi şampiyonluğa oynayan konuk takım için ayrılan bilet kuyruğu tadında agresif bir sıra olmasına ve dondurucu soğuğa rağmen gittim ve işlemi oradan gerçekleştirdim ama 3 lira dahi 150 lira için fahiş değil mi? % 2 yahu! E ben de batmam ki o zaman. Hayır madem üçüncü dünya ülkesiyiz, tüketici hakkımız falan nanay, e o zaman neden millete piyasanın biraz üstünde faizle borç veren karşı komşum Hıdır amcayı tefeci diye içeri tıkıyorsunuz. Irza geçme, kurumsal yapıyla mı mümkün sadece?
O zaman ben de bundan sonra motto olarak "ey müşteri gel paranı yatır, seni öpücez, sadece dudaklarımız değecek, ufak ihtimal dilimiz, sevişedebiliriz, çok istersen birlikte de olabiliriz"i benimsemiş harbici bankalarla çalışacağım. En azından başıma gelecekleri bilerek yaşarım. Hatta isim de vereyim "T.Coşkun Bank".

18 Aralık 2009 Cuma

Tipe Bak Hizaya Gel


Resimdeki şahıs THY'nin yeni yönetim kurulu başkanı. Tip itibariyle "takunyalı" sınıfından olduğunu öngörmek için kahin olmaya pek gerek yok sanırım. Aslında gelişmiş bir ülkede yaşasak benim bu yazı için seçtiğim başlık oldukça "ayıp" kaçardı. Ama madalyonun bir de diğer yüzüne bakalım, THY'nin tüm dünyada ülkemizin aydınlık yüzünü temsil etmesini falan geçtim, bunca yıllık AKP iktidarı süresince, herhangi bir kurumun başına atanan herhangi birinin yukarıda ki fotoğraftan farklı bir portre ortaya koyduğunu gördünüz mü? İşte bu yüzden benim bu adamın resmine bakarak dalga geçme hakkım var. Çünkü kendisi, sahip olduğu formal eğitim özgeçmişi nedeniyle değil, cemaat özgeçmişi nedeniyle o koltukta oturacak. Tıpkı Dalaman havalimanının bir nuumaralı sorumlusu olan, fakat daha internetten THY seferlerine bakmayı bilmeyen şahıs gibi. O yüzden tek temennim hava yolu taşımacılığı gibi hatanın sıfır olması gereken bir sektörde imamların, yolcuları kolay yoldan ebediyete intikal ettirmemesi. Amin.

17 Aralık 2009 Perşembe

Son 15 Yılın En İyi 15 Yerli Şarkısı

Hurriyet Pazar gibi, alakasız insanlara en iyi döner yenecek 10 yer sorusunu yöneltip, "ticari kaygılarla" 3.sıraya havagazından çıkan alevde yanan Hosta'yı koymak gibisinden bir düşünce içerisinde olmadan 1997'den bu yana kendimce en sevdiğim 15 yerli parçayı listeledim. Ama önceden söyleyeyim "Bir zamanlar seni çok sevdim, ama değerimi bilemedin, şimdi acaip taş oldum, bu da sana kapak olsun" temalı şarkılara listemde yer vermedim.

15 Numara

Oooof Offfff- Gülşen (Ben de anısı da ayrıdır bu şarkının. Uludağ Magic World'te 100 kaat bayılıp konserine gitmiştim. Magic World'ü bilenler için söylüyorum, Beşiktaş, deniz tarafında ki kaleye... Yok o başkaydı. Bilmeyenler için gelsin o zaman, sahne bardan baya bir uzakta.Tam bardan içki isteyecekken Gülşen aniden sahneye çıkıp bu şarkıyı söylemeye başlayınca, görsel şölene yetişebilmek için elimde içkilerle koşmaya çalışıp, taibatı itibariyle kaygan olan fayans zeminde kayıp, kendimle beraber 3 kişiyi daha düşürerek kırılması zor bir rekora imza atmıştım. Ayrıca o gün Jandarma kuvvetlerimizin nasıl dosta güven, düşmana korku saçtığını, düşmemle, mekanda kavga çıktığını sanarak ellerinde coplarla anında yanı başımda bitmeleriyle net olarak görmüştüm. Merak etmeyin diğer şarkılarda böyle anılarım yok)

14 Numara

Zalım- Yalın (Elin Frodo'su şimdi ithal top modellerle geziyor, buna kıl olmuyor değiliz)

13 Numara

Gamzelim- Serdar Ortaç ( Hayatta kız tabiriyle "Serdar"ı öveceğim aklıma gelmezdi ama ne demişler Sezar'ı öldür, hakkını yeme(yoksa ver miydi) Neyse verdim gitti)

12 Numara

Paramparça- Teoman ( Gamzelimin hemen altında olması eğreti durdu kabul)

11 Numara

Jest Oldu- Mustafa Sandal (Ayrıca "Araba" albümü gelmiş geçmiş en iyi Türkçe albümlerden birdir)

10 Numara

Kadınım- Levent Yüksel (e bir tane de cover olsun ama dimi)

9 Numara

Tutamıyorum Zamanı(Akustik versiyon)- Kenan Doğulu

8 Numara

Sen Ağlama- Badem

7 Numara

Yalan Dostum- Kurban (yalan mı)

6 Numara

Tenimizin Uyumu- Asuman Krause (Tamam biraz torpil geçtim ama hakediyor be Asuman'cığım)

5 Numara

Skalonga- Athena (Az mı coşturdular bizi)

4 Numara

Zor- Nev (Ağlamak istiyorum sayın seyirciler)

3 Numara

Bir Derdim Var- Mor ve Ötesi

2 Numara

Cambaz- Mor ve Ötesi ( En iyi albüm budur)

Veeeee 1 Numara Dırırırırırırırırırrırırırırrırırırırrır Tıss!

Ananı Niyolay Yee Yeeeeeeeeeeeee- Deeeeeeeeermişim

Elbette Köprünün Altında- Duman

11 Aralık 2009 Cuma

Kıyamet

Bugün aralık ayının 11. günü ve evimin önündeki ağacın üzerinde hala yeşil yapraklar duruyor. Kyoto protokolününde gelişmiş ülkelerce nasıl bir üç kağıt çevrildiğini "madalyonun öteki yüzü" adlı yazımda yazmıştım. Birilerinin bu ısınmaya derhal önlem alması şart yoksa yarın gerçekten çok geç olacak.

Atasözü aklıma gelmedi:(


Geçenlerde yemekteyiz programında resimde görülen abinin hallerine baya bir güldüm. Dahası kendisi her ne kadar "kıl"ın en saf hali olsa da, diğer "cins"lik ve "fesat"lığın en saf hali olan yarışmacılara (özellikle koca memeli ve tiky üniversiteli bağyan) verdiği ayarlarla epey takdirimi topladı. Buradan başka bir konuya geçmek istiyorum. Hiç aklıma gelmezdi, yemekteyiz gibi saçma sapan bir programdan, hayatıma kalite katacak bir şey öğreneceğim. O da, resimdeki abinin yarışmacılardan birinin yemekleri servis ettiği tabakların soğukluğuna çözüm olarak, yemekler servis edilmeden hemen önce 20 saniye kadar micro dalgada ısıtılmasını söylemesi. O günden beri bu tavsiyeyi uyguluyorum. Özellikle eskiden metal bıçakla teflon tavada yemek zorunda kaldığım sahanda yumurtalar artık tabağa koyunca sıcaklığından hiç bir şey kaybetmiyor. Küçük bir ayrıntı olabilir, ama yaşamımızı güzelleştiren şeyler de bu küçük ayrıntılarda değil mi sevgili dostlar(sevgi böceği iclal aydın mode on).Saolasın resimdeki abi, çok saolasın...

10 Aralık 2009 Perşembe

Tavşan Woods

Bize çok uzak bir spor olan golfün(ki bunu eleştirmek için söylemiyorum bilakis golf manyaklığından uzak bir memlekette yaşamaktan mutluyum) dünya üzerinde ki efsanesi Tiger Woods'un karısının kıskançlık krizi nedeniyle geçirdiği kazanın ardından yediği haltların arkası çorap söküğü gibi geliyor. Şu an itibariyle 7 farklı hatun Woods'la evliyken sexual intercourse yaşadığını basına açıklamış.
Aaa çocuğun tipine bak yahu bunda hiç "fucker face" yok ki, tam bir aile babası diyen bayan okuyucularıma rule numero uno yu hatırlatmak isterim... Para var saadet var:)

Bir İsmo klasiği


Ex damat saatçi Ercan'ın başında olduğu Hürriyet "Sipor"un Beşiktaş muhabiri yüce insan İsmail Er İ.Üzümez'le Krasniç arasında geçen diyaloğu, zamanında şifreli yayınlanan cine5 teki emanuel serilerini çözen bir göz edasıyla çözmüş! buyrun;
BEŞİKTAŞ’ın Şampiyonlar Ligi’nde CSKA Moskova ile oynadığı maçta bir sahne herkesin dikkatini çekti. Rüştü sakatlandığı için oyunun durduğu anda İbrahim Üzülmez ile Milos Krasic, 40 yıllık dost gibi koyu bir sohbete daldı. Ruslar’ın yıldız futbolcusu ile çat pat İngilizce konuştuğunu belirten Beşiktaş kaptanı, aralarında şu diyaloğun geçtiğini söyledi:

Krasic: Kaç yaşındasın?

İ.Üzülmez: 35.

Krasic: Kaç yıldır bu takımdasın?

İ.Üzülmez: 10 yıl arkadaşım.

Krasic: Süper. 4 yıl daha oynarsın.

İ.Üzülmez: Sen neden Avrupa’ya gitmiyorsun. Bu takıma fazlasın.

Krasic: Ben de gitmek istiyorum. Özellikle Liverpool’a gitmek istiyorum. Hocama çok yalvarıyorum ama astronomik bonservis ücreti istiyorlar.

İ.Üzülmez: Biraz dinlen artık. Sahada koşmadık yer bırakmadın. Maçtan sonra mutlaka görüşelim.

Krasic: Tamam.

Ruslar’ın sanıldığı gibi soğuk insanlar olmadığını da anlatan Üzülmez, “Ben böylesine yakın bir futbolcu görmedim. Sanki benim takım arkadaşım. Maç başından sonuna karşı karşıya geldiğimizde hep espriler yaptı. Soyunma odası çıkışında ise formamı istedi. Ardından birbirimizden telefonlarımızı alıp, ayrıldık” diye konuştu.


Yalnız senaryo sağlam çünkü "maçtan sonra mutlaka görüşelim" lafına, fesat ben, naaptılar maçtan sonra diye sormayı düşünürken İsmail Spielberg cevabı sona eklemiş "Forma değiştirdiler". Ama ben yine Ece Vahaboğlu'nu bitiren Okan Bayülgen gibi İsmo'yu bitirmek için Deli İbo'ya şunu sormak isterim. İbo'cuğum please say "sahada koşmadık yer bırakmadın" in english.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Embesiller

Ülkemizde kendi görüşlerinden olmayanlar yasadışı olarak dinlendiğinde rahat, fakat bu dinlemeler protesto edildiğinde bunlardan rahatsız olan bir sivil toplum kuruluşu var. Kendilerini kural tanımaz, ezber bozan ve aykırı bir örgüt olarak gören bu arkadaşların, bugüne kadar ki en kural tanımaz numarası Çankaya köşkünde verilen cumhuriyet balosuna siyah Converse'lerle katılmaktı.
Elbette herkes istediği görüşü sonuna kadar savunabilmeli, buna diyecek bir şey yok ama Genç Siviller adlı bu örgütlenmenin son yaptığı kabul edilebilir gibi değil. Atılan moltof kokteyliyle yakılan İETT otobüsü içerisinde yanan ve 1 ay sonra da vefat eden Serap Eser'in cenazesinde , bir kaaç ay önce G.Doğu'da havan atışıyla öldüğü iddia edilen Ceylan Önkol adına çelenk göndermelerinden bahsediyorum.
Bir kere bu okumuş çocuklar daha bir cenaze töreninin siyasi şova çevrilmemesi gerektiğinden habersizler. İkincisi diyelim ki, burada mesajınız biz terörün her türlüsüne karşıyız olsun, bu mesaj bu şekilde mi verilir. Ben size açık söyleyeyim o cenazeye katılan genç sivrileri bilen ve o çelengin onlar tarafından gönderildiğini bilen herkes şu mesajı almıştır; "türklerden ölen var ama kürtlerden de var".
Genç Sivriler üzerlerine oturdukları organları yeterince abzorbe edebilme kabiliyeti olduğuna inanıyorlarsa, Diyarbakır'da herhangi bir teröristin cenazesinde tanınmış şehitlerimizden biri adına çelenk göndermelerini bekliyorum. Hatta isim de vereyim Dağlıca baskınında şehit olan jandarma er Lokman Eker.

8 Aralık 2009 Salı

Ters Açı

Tüm duygularımı bir kenara bırakarak, kendimi terörist yerine koyuyorum. Beni kurulu düzene göre terörist, yandaşlarıma göre gerilla, özgürlük savaşçısı ya da eylemci yapan nedir? Düzene karşı silahlı başkaldırıda bulunmam. Beni buna iten çeşitli sebepler olabilir. Ama sebepten ziyade amacım önemli olan, o da kurulu düzeni bir şekilde değiştirmek. Peki hedef olarak kimleri alırım o zaman? Belli pozisyondaki isimleri, amacımın önüne taş koyanları, belli başlı kurumları. Şehirlerde yakalanmam kolay olacağı için de dağlarda yaşarım. Şu an ülkemizdeki durum için konuşuyorum, dağ g.doğu'da olsa buralar kürt toprakları diyerek saldırıya geçebilirim, ama bulunduğum yer kürdistanla alakası olmayan karadeniz dağları. Yani amacım saldırı değil, saklanmak. Üzerime operasyon düzenleseler, çatışsam tamam, ya da hedef olarak gördüğüm Türk ordusu subaylarını hazırlıksız yakalayap pusuya düşürsem ve bu yolla örgütümün gücünü ispatlasam ona da tamam, ama saldırdığım zırhsız bir ford transitin içine doluşmuş, karakollarına dönen, en büyüğünün yaşı 24 olan ve ülke yasaları gereği askerlik hizmetini gerçekleştiriyor olan ve benim için en azından o an hiç bir tehlike teşkil etmeyen er rütbesindeki çocuklar. Bu saldırı sonucu üzerime yollanacak bir taburdan askere falan hiç girmiyorum, beni bu saldırıyı yapmaya iten nedir?

Tokat'taki saldırı elinde silah dağa çıkan vasıfsız terörist işi olamaz. Bu saldırı ülkedeki türk-kürt savaşı için patlatılmasını hedeflenen barut fıçısının fitilinin ateşidir. Burada hükümete ve yandaşlarına şu soruyu sormak lazım, ergenekoncu diye o kadar adamı içeri tıktıktınız. Demek ki bu ülkedeki tüm terörist aktiviteler bu insanların işi değilmiş. Peki şimdi bu saldırıyı kimin üzerine yıkacaksınız?

Parlak Buluşlara Devam

Valla bu dediğimi yapan yazılımcı ve ilk kullanan hipermarket zinciri parayla türlü ilişkiye girer! Bir hipermarkette insanı en sinir eden şey nedir? Elbette bitmek bilmeyen ödeme kuyrukları. Peki bunun nedeni ne? Alınan her ürünün teker teker dıt dıt dıt diye barkod okuyucudan geçirilmesi. İnsanın uzaya gidebildiği günümüzde neden birisi her bir kasalara özel barkod okuyucu yerleştirip, alışveriş arabasının üzerindeki ürünleri saniyelik bir işlemle hesap edecek yazılımı üretmez! Ulan benim aklıma geliyor bu nasıl bir endüstri mühendisinin aklına gelmez! Neyse hadi fikri verdim, gidin yapın para mara istemez. Daha öncekiğ başlığımda da dediğim üzere hayır duanız yeterli...

Hayır Duanız Yeter

Dedim ya hem dava dilekçeleri hem de romandan bloga malzeme düşünmeye vakit kalmıyor diye, eksik söyledim. Bilgisayar ekranı belli bir süre sonra adamın gözünün canına okuyor. Halbuki birileri çıkıp, aynı daktilo gibi bir klavye üzerine takılı bir kağıt yapsa, klavyenin üzerinde de tüm office(word,excell vs) aygıtlarının tuşları olsa biz kullanıcılar, ne yazıp çiziyorsak klavye aracılığııyla kağıda geçirsek sonra da bunları usb bağlantısıyla bilgisayara aktarsak. Böylece hem pc ve laptoplarımızı sadece asıl amacına yani porno, yasadışı bahis ve facebook gibi aktivitelere yönelik kullanabilir hem de gözlerimizi rahat ettirebilirdik.

Evreka!

Çok meşgulüm be sınırlı sayıda olan o yüzden de herbiri benim için çok önemli olan okuyucularım. Dava dilekçeleri ve daha önemlisi roman derken, blogda yazacak konulara kafa yoramıyorum:( Bugün mayışmış bir şekilde televizyonu zaplarken, Eurosport'taki pool şampiyonasına takıldım. Sonra neden pool u sevdiğimi anladım. Hava kasvetliyken, yeşil çuhanın rengi ve ortamın sessizliği insana inanılmaz bir dinginlik veriyor. Sanki bir terapi... Bu arada toplara doğru çok afedersiniz domalmış abinin adı Ronnie O'Sulivan. Kendisi bu dalda dünyanın en iyisi. Ferrarisi, Lambo'su ve Aston Martin'i var dersem ne kadar kazandığı konusunda aşağı yukarı bir fikir edinmiş olursunuz sanırım. Hayır bunu adamın kazandığında gözüm olduğundan değil, 3 topta dünyanın en iyilerinden olduğu tüm otoritelerce kabul edilen Semih Saygıner'in ayağını Bilardo Federasyonu başkanı şahsın neden kaydırmak istediği sorusuna üstü kapalı bir yanıt olarak ortaya koyuyorum.

10 Kasım 2009 Salı

İnternet Gitti...

Başlığın sonuna a ve q harflerini de koyabilirdim ama seviyeyi düşürmek istemedim. Bu arada iş tempom da biraz arttı ama vakit bulur bulmaz kaldığım yerden devam:)

5 Kasım 2009 Perşembe

Amma sevmediğim insan varmış, least favorite top20 önce 50 oldu şimdi 100 e koşuyor... Hepsi çok yakında!

Utanıyorum




Tüm dünyada soykırım suçlusu ilan edilen Ömer El Beşir'e kucak açıyoruz! One minute'cüler için zulme uğruyanlar müslüman olmadığı sürece bir sorun yok anlaşılan. Gerçekten de bizi yöneten kafa bu! Bu kafadan açılım bekleyenleri, buna inanları tebrik ediyorum. Gerçekten anlamakta zorlanıyorum, hangi çıkar, ilişki vs. bizi dünyaya rezil eden bu olayın önüne geçebiliyor? Kıçı kırık bir ülkenin katilinden beklenen menfaat ne? El Beşir'in yaptıklarını gözler önüne sermek için Yasemin Çongar'ın bugün Taraf gazetesinde yazdığı köşe yazısından bir alıntı yaptım.

Nic Robertson’ı iyi tanırım. Soğukkanlıdır, müthiş cesurdur, çok çalışkandır.Uydu mühendisiyken tesadüfen başladığı gazetecilikteki nispeten kısa kariyeri, onu Irak, Afganistan, Bosna, Somali, Rwanda, Gazze gibi kriz ve savaş diyarlarına taşıdığında, buralarda yaşayan insanların çehrelerinden okuduğu acıyı, zulmü, korkuyu dünyanın dört yanındaki milyonlarca televizyon izleyicisine gayet sakin, duru ve dolaysız bir dille anlatmayı bilmiştir. Nic’i dün CNN’de, Ömer Hasan El Beşir’in askerlerinden biriyle mülakat yaparken seyrettim. Sesinin titrediğini, soruları sorarken duraksadığını, bugüne kadar yaptığı ve her biri kendi içinde çok zor olabilecek sayısız söyleşisinde hiç zorlanmadığı kadar zorlandığını gördüm. Nic, iki kız çocuğu babasıdır. Daha önce, Darfur’da ırzına geçilen kız çocuklarıyla da röportaj yapmıştı. Şimdiyse onların ırzına geçenlerden biriyle konuşuyordu. Cevabını aslında işitmek istemediği sorular soruyor, sorarken öfkesini güçlükle yutkunuyordu.
* * *
Nic Robertson’ın konuştuğu Sudanlı asker, 2002 yazında zorla orduya alındığını söyledi. Kaçmayı denemiş, başaramamıştı. Kendisini yakalayan subaylar, kızgın demirle şişlemişti bacaklarını; çıplak vücudunun üzerinde araba lastiği yakıp eritmişlerdi. Yara izlerini kameraya gösteriyordu. CNN televizyonu, Sudanlı askerin yüzünü gizlediği için, konuşurken çehresini okuyamadım. İngilizce tercümanın sesi ön plandaydı; sesini de dinleyemedim. Ama seçtiği kelimeler, kısacık cümleleri, ortasında kesiliveren ifadeleri pişmanlıktan daha fazlasını anlatıyordu. İlk başta sadece altı aylığına askere alındığına inandığını, sonra kurtulacağını sandığını söyledi. Kurtulamamış. Darfur’da pazar yerindeyken, bir cemseye bindirip götürmüşler onu. Sonra “eğitim” başlamış. Kalaşnikov’la hedef vurmayı öğretmişler; öğrenir öğrenmez de Sudan ordusundaki diğer askerlerle birlikte, Arap kökenli olmayan kabilelerin yaşadığı Darfur köylerini basmaya gönderilmiş. Köyleri yaktıklarını, insanları öldürdüklerini anlattı. Çok geçmeden, yaptığının “vatani görev” değil, kendi iradesi dışında, kendi halkına karşı savaşmak olduğunu kavradığını söyledi. Dirense öldürüleceğini de...
“Köylere gidip evleri ateşe verirdik. Subayların emirleri buydu. Kaçanları vururduk. Emirlere uymazsak, birliğin arka saflarındaki subaylar bizi vururdu.”
Sonra, tecavüze getirdi sözü... Sudan ordusunun bir savaşma yöntemi olarak benimsediği, Birleşmiş Milletler’in Darfur’da “soykırım aracı” olarak kullanıldığını kayda geçirdiği tecavüzlere...
“Çarem yoktu. Kaçış yoktu. Kötü şeyler yaptım. Ama hepsinin en kötüsü, küçük çocuklara yaptıklarımızdı...”
Nic yutkundu, “Küçük çocuklar ne tepki veriyordu” diye sordu.
“Bağırıyorlardı; ağlıyorlardı.”
“Bağırınca ne oluyordu?”
“İki asker kızı tutardı, bir üçüncüsü tecavüz ederdi. Sonra onu orada, o halde bırakırdık.”
“Sizi de küçük bir kıza tecavüz etmeye zorladılar mı?”
“Evet, devletin emriydi bu. Yaptım. Aslında tecavüz etmek mümkün bile olmuyordu her zaman. O kadar iğreniyordum ki kendimden, penisim sertleşmiyordu. Subaylar seyrederken, tecavüz ettiğime inansınlar diye donumu indirip çocukların üstüne yatıyordum. Onları eziyordum. On, on beş dakika üstlerinde kalıyordum"

İşte böyle, burada anlatılanlar mahkemelerde ispat edilmiş olaylar. Yarın Erdoğan ve Gül yukarıda söylenen işlerin emrini veren adamın elini sıkacaklar ve yanağını öpecekler. Bence Türkiye eğer gerçekten demokratik bir açılım peşindeyse Sivil Toplum Örgütleri bir kampanya başlatmalı ve bu soykırımcının elini sıkanların eli bir daha asla sıkılmamalı.

3 Kasım 2009 Salı

Bir tarafımla gülüyorum:))))

Domuz gribi aşısı tartışmalarında vatandaşların kafasını kurcalayan husulardan biri de aşının içinde domuz geni olup olmadığı:) Dünya aşının içerisindeki civayı tartışadursun, bizde ki endişeye bak! Sağlık Bakanı da "saşma sapan konuşmayın" diyeceğine, "ne alakası var kardeşim domuz momun yok" babında bir açıklama yapmış.
Hal böyleyse o zaman kanında pıhtılaşma sorunu yaşayan dini bütün vatandaşlarımıza bir tavsiyem olacak; ey müminler bir tarafınızı kestiğinizde kanamanız dursun diye sakın hastaneye gitmeyin, zira kanamanızın durması için verilen Faktör 8 adlı antihemofilik bildiğin domuz kanından üretilmekte.

Beter olun demek lazım ama...


Taksiciler isyanda. Nedense belli, kendi deyimleriyle "korsan taksi"ler. Esasında onlar bu korsan taksi tanımını kendilerinden başka para karşılığı hizmet veren tüm araçlar için kullanıyorlar. Yani sadece arabasını sarıya boyatıp, sahte T plakayla yollarda gezinenler için değil, mesela benim havaalanıa gitmek için kullandığım özel araç şirketini de korsan olarak görmekteler. Halbuki bu tip şirketler yasalara uygun bir şekilde kurulan, vergisini de tıkır tıkır ödeyen müesseseler, yani onlar açısından kanunsuz bir durum yok. Ayrıca kendileri "ben karşının şirketiyim abi o yüzden seni alamam ya da mesafe kısa ı-ıh" gibi nedenlerle müşteri çevirmiyorlar. Ama taksicilerin gözü öylesine dönmüş ki, HAVAŞ'a dahi tahammül edemiyorlar. İstanbul'da çoğu taksinin arkasında "HAVAŞ'a hayır " yazısını görebilirsiniz. Sırf bu yüzden artık Anadolu yakasından Atatürk Havalimanı'na yapılan HAVAŞ otobüs seferleri kaldırıldı. Hal böyle olunca da eskiden 13 liraya gidilen yola 60-70 lira verilir oldu. Sadece HAVAŞ mı? Hayır! Havaalanına yapılması düşünülen metro durağının projesi değiştirildi. Havaalanı durağından terminal arası yürüme 15 dakika. Elinde onca bavul olan bir yolcunun bu mesafeyi taksisiz katedebilmesi ne kadar kolay olur siz düşünün. İşte tüm bu arsız, gözünü para bürümüş, ahlaksız taleplerinden dolayı taksicilerden nefret ediyorum. Ama ne kadar nefret etsem de onların da isyanlarının altında haklı nedenler var. Birincisi tüm bu isyanların temelinde yatan neden para. Taksi sahipleri için hava hoş. Onlar şoförden günlük fix para kesiyor, hasılatın kalanı, mazot ve diğer giderler düşüldükten sonra şofçre kalıyor. Hal böyle olunca şöforler yövmiyelerini çıkarabilmek için eşşek gibi çalışmak durumunda kalıyorlar. Taksi plakaları deseniz nereden baksan 600-700 milyar civarı. Durak parası ayrı... Yani ortada koırkunç haksız bir rant var. Burada devletin duruma el koyması gerek. Bir kere taksi sahiplerinin kafalarına göre taksici çalıştırmalarına son verilmeli. Ücret ve çalışma saatleri belli olmalı. Duraklar belediyenin kontrolüne alınmalı. Şoförler verilen her türlü adrese en kısa yoldan gidebilecek şekilde eğitilmeli(hoş artık GPRS var).

Bir de bir zahmet milleti kazıklayan, yolcu seçen, bir ayda 137 kez kırmızı ışık ihlali yapan taksiler uzun bir süre trafikten men edilsin ki, müşteri olarak paramızla rezil olmayalım.

Ben bu filmi daha önce izledim

Bugün ki gazetelerin bir numaralı haberiydi, Botaş'ın doğal gaza zam isteği. Ortalarda dolaşan rakam %70 civarı. Ben affınıza sığınarak "çüşşşş" dedikten sonra bunun bir aldatmaca olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim, şöyle ki; uzun zaman önce EPDK'nın hükümete elektiriğe %80 oranında zam yapmasını talep ettiğini bizzat ben yazmıştım. Ancak oradaki zam talebinin nedeni, ülkedeki enerji santrallerinin maksimum kapasiteyle çalıştırılmasına rağmen talebi karşılayamamasıydı. Ancak doğalgazda böyle bir durum söz konusu değil. Saolsun mavi akım başta olmak üzere yapılan anlaşmalarla, Rus'ların çektiği fiyatı paşa paşa ödemek durumundayız(Bu arada bir Nabucco vardı hani enerji üssü falan oluyorduk). Hal böyle olunca her yıl zam kaçınılmaz oluyor. Ama hükümet burada şark kurnazlığı sergiliyor. Yapılacak olan zam %30 civarı olacak olmasına rağmen halktan buna büyük tepki geleceğini biliyor. O yüzden BOTAŞ aracılığıyla milletin gözü korkutuluyor. BOTAŞ %70 zam istiyor, herkes "aman kışı nasıl geçireceğiz, donacağız valla" derken, aslan parçası Başbakanımız televizyonlara çıkıp, "adam olun ne %70 zammı lan, %30 yeter size" tarzı bir açıklama yaparak belli bir kesimde "helal olsun adama bak nasıl da dize getirdi BOTAŞ'ı" şeklinde puan toplayacak. Halbuki bu zavallı kesimler, anayasasında "T.C. sosyal bir hukuk devletidir" yazan bu ülkede ısınma ihtiyacına nasıl böylesine bir zam yapılabildiğini aklına getirmeyecek, ne de olsa Tayyip müslüman adam. Ben iddia ediyorum bu zam bu şekilde olacak, hatta daha ileri gidiyorum ve diyorum ki; zammın faturlara yansıdığı günlerde ergenekon soruşturması kapsamında yeni isimler gözaltına alınacak, yeni darbe planları ortaya atılacak, gündem bir şekilde mutlaka ama mutlaka değiştirilecek. (Bunu yazmazsam ölürüm yemekteyiz hikmetin meşhur sözü)Geçtiğimiz yıllara dönüp bakın, yine aynı oyun, yine aynı senaryo, yine aynı salata... NE ALAĞKHA!

2 Kasım 2009 Pazartesi

Devlet bizim için gol atsın!


Bu provokatif başlıktan sonra şunu belirtmeliyim ki, Fubol Federasyonu'nun maçlarda yapılan ırkçı tezahüratlara karşı çok sert yaptırımlarda bulunması ülkenin selameti açısından şart. Mesela ev sahibi takım seyircisi Diyarbakır veya herhangi bir G.Doğu takımı için "PKK dışarı" mı dedi, hiç uyarı, ikaz vs. yapılmadan ilkinde saha kapatma, tekrarı halinde puan silme ve en son olarak ligden ihraç yaptırımları kimsenin gözünün yaşına bakılmadan uygulanmalı. Çünkü zaten şiddetin, yozlaşmanın ve her türlü pisliğin yuvası tribünlerin bir de ırkçılık yoluyla ülkenin köküne benzin dökmeleri kabul edilemez.

Ancak işin Diyarbakırspor cephesine baktığımızda onlarda tam olarak "mağdur"u oynamaktalar. Bir kere ırkçı tezahüratın karşılığı neden ligden çekilme olarak veriliyor? Madem bu konuda bu kadar hassaslar neden Süper Lige çıktıkları sezon bu tepkiyi ortaya koydular? Kendileri Bank Asya'dayken gittikleri çoğu deplasmanda benzer çirkinlikler yaşanıyordu, neden o zaman maçlarını oynamaya devam ettiler? Bu sorunun cevabı basit, çünkü o zaman akıl verenleri pek yoktu. Ne zaman Süper Lige çıktılar, yolda futbol topu görse bomba zannedip kaçacak bir takım kesimlerin ilgisini çektiler, "aaa kürtlerin takımı varmış" denilerek kendilerine sahip çıkıldı. Halbuki yakın tarihe baktığımızda Diyarbakırspor, ister kardeşlik, ister de futbol kitlelerin afyonudur düşüncesiyle deyin bizzat devlet eliyle desteklenmiş(özellikle Gaffar Okan zamanı), bu uğurda Süper Lige çıkış maçlarında rakip takımın (Altay) soyunma odasına egsoz gazı basılması dahil bir çok dalavereyle Süper Lige çıkarılmış bir klüptür. Sahasında defalarca yaşanan taşkınlıkaşara çoğu zaman göz yumulmuştur.

Günümüze gelince, malum açılım sürecinde Diyarbakırspor elinin kuvvetli olduğunu biliyor. İşin içine hakem hatalarını da katarak "çekilme" kozunu ileri sürüyor. Irkçılık maskesi altında hakem hatalarından dolayı böyle bir tutum sergilemek ne kadar ahlaki yorum sizin, bana bu olay herhangi bir şey işine gelmediği, ya da haksızlığa uğradığını düşündüğü zaman "ne yapalım abey dağa mı çıkalım?" diyen bazı vatandaşlarımızın tepkisini hatırlatıyor. Kaldı ki son Antep maçında o çok şikayet ettikleri hakem Antep'in bariz penaltısını vermedi. Federasyonun bu reste vereceği cevap olacak ne olacak bunu da önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Yardmcı olun

İlgi üzerine Last Favorite Top 20 ve Kıl 20 listemi yayınlamaya karar verdim. Ama bunu hakkıyla yapabilmem için aklıma isim getirin lütfen. Sevmediğiniz ya da kıl olduğunuz ünlüleri bana ulaştırın.

1 Kasım 2009 Pazar

13.75?!!!


Her selde taşan ve sonuncusunda onlarca vatandaşımızın canını alan Ayamama deresinin ıslah çalışmaları başladı. Elbette insan hayatı mevsu ise gerisi teferruatttır, o derenin taşmasına sebep ne varsa yıkılmalıdır... da... neden yıkılan yapılar dere yatağına 13 metre 75 santimden daha yakın mesafede olanlar? Bu 75 cm nin bilimsel açıklaması var mıdır? Yoksa mesela 13.80 den sonra bazı tarikatlara ait milyonlarca dolarlık işyerleri olabilir mi? Çıksınlar 13.75 in bilimsel açıklamasını yapsınlar, bu mesafenin derenin bir daha taşmaması için yeterli olacağına dari bilimsel veri sunsunlar bir daha bu konuyla ilgili entry girmeyeceğime dair söz veriyorum.

Doğruya "Doğru" Diyebilmek


Yazılarını seversiniz ya da sevmezsiniz kendi bileceğiniz iş. Kişisel fikrim, bazı zamanlar kantarın topuzunu kaçırsa da, ülkede hele hele bu dönemde "muhalif" duruş sergileyebilmesinden dolayı saygıyı hakettiği yönünde. Ama ister sevin ister sevmeyin Özdil'in bu gün gündeme getirdiği "genetiği değiştirilmiş organizmalar" konulu yazısını mutlaka okumalısınız. Halk olarak sağlığımızın nasıl hiçe sayıldığını net olarak ortaya koyuyor Yılmaz Özdil. İşin acı tarafı köşe yazısını okur okumaz ekşisözlüğe girdim, kaç kişi yorum yapmış diye. Bugüne kadar herhangi bir milliyetçi yazısında onlarca kişinin eleştiri bombardımanına tuttuğu Özdil'in yazısı hakkında 15.46 itibariyle sadece 2 yorum yapılmıştı. Yani demek istediğim şu ki, öyle saçmasapan bir bölünme içerisindeyiz ki karşı kamptan gördüğümüz biri doğruyu söylediğinde dahi, "evet adam doğruyu söylüyor" diyemiyoruz. İşin daha acıklısı yeri geldiğinde tarikatçılara kolkola girebilen özgürlükçü olduğu iddiasında ki "taraf"çı liberallerimizin bunu yapması. Halbuki aynı köşe yazısı Vakit gazetesinde dinci bir köşe yazarı tarafından kaleme alınmış olsaydı, ben karşı tarafın tanımıyla, "kemalist bir militarist" olarak(ki ne kemalistim ne militaristim ama atatürkçüyüm) bunu bu bloga taşır ve söz konusu yazarı tebrik ederdim.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Damat




1.İ.melih gökçek


2.George W.Bush


3.Fethullah Gülen


4.George Bush


5.Tayyip Erdoğan...

Diye gider hayatta en az sevdiğim insanların sıralaması. Ercan Saatçi'de Top 10 da olmasa da 20'ye rahat girer(Büyük ihtimalle Nazlı Ilıcak'la Arif Erdem arasında bir yerde olurdu). Bugün bulunduğu konumu tamamen ex kayınpederi Ertuğrul Özkök'e borçlu, kötü sesli bir şarkıcı, berbat bir köşe yazarı, tribün milliyetçisi ve Rambo Okan'dan hallice bir Fenerbahçe'lidir kendisi. Hayatta yaptığı tek iyi iş, İzel-Çelik-Çomak dağıldıktan sonra yaptığı "Sayenizde"dir.
Buraya kadar kendi çapımda yerin dibine soktuğumu düşünüyorum Ercan Saatçi'yi. Yalnız buradan sonra bir "ama" koymam gerekiyor. Her ne kadar şu an adı aklıma gelmeyen ünlü bir düşünürün, "cümlenizin ortasında ama varsa ondan önce söylediğiniz hiçbir şeyin anlamı yoktur" sözü çoğu zaman doğru olsa da, burada kullandığım "ama" ondan önce söylediklerime halel getirmez.

Evet Ercan Saatçi "salamy least favorite top20"'dedir. Ama bu gündeme bomba gibi düşen Metin Özülkü'yle yaptığı söyleşi sırasında sarfettiği "nasıl s.ktik galatasaray'ı" sözü üzerinden yerden yere vurulması yanlıştır, elbette Metin Özülkü'nün de karşılık olarak verdiği "he .mına koyduk" cevabı da.

Yanlıştır çünkü bu sözler, her ne kadar galiz küfürler olsa da, iki yakın arkadaş olduğu her halinden belli olan insanların canlı yayın sırasında değil, banttan yayınlanacak bir söyleşi sırasında sarfettikleri bir cümledir. İkisi de bunun yayınlanmayacağı düşüncesi içerisinde bu sözü sarfetmiştir. İki dostun birbiriyle muhabbetinde kullandığı kelimeleri yayınlamak, bence daha büyük ayıptır. Kaldı ki, TCK'ya göre "hakaret" suçunun gerçekleşmesi için hakaret içeren sözcüğün sarfedildiği sırada ortamda ikiden fazla insanın bulunması gerekir.

Hadi diyelim Ercan Saatçi bu sözlerinin yayınlanacağı bilinciyle hakaret etti, zamanın da bir derbi öncesi tribünde yapılan koreografiyi kastederek(yukarıda ki resim) "sarı kırmızıyı anladık da o yeşil neden" diyerek Galatasaray'ı PKK'yle ilişkilendirirken, yeterli tepkiyi göstermemiş Galatasaray'lıların, şimdi ki duruma daha fazla tepki göstermeleri abes olur.

Ayrıca eğer ille bir şeyler söylenecekse, Saatçi'yi ya da Özülkü'yü eleştirme hakkına sadece özel hayatlarında hiç bir zaman yendikleri rakip takım için "s.ktik" ve ".mına koyduk" sözcüklerini sarfetmemiş olanların hakkı vardır diye düşünüyorum.

27 Ekim 2009 Salı

İflas


Balıkçıların vurduğu balinaların ah mı tuttuğundandır bilinmez, global krizden en çok etkilenen ülkelerin başında gelen ve iflası veren İzlanda'ya bir darbe de McDonald'stan geldi. Franchising ve operasyon maliyetleri nedeniyle ülkede ki tüm McDonald'slar kapandı(zaten tek franchisee'si varmış). İşin komiği koca ülkede kaç tane McDonald's varmış biliyor musunuz? Sadece 3! Tamam küçücük ülke ama 1 milyon 300 bin nüfusa biraz az değil mi? Tabi olaya başka bir açıdan bakacak olursak adamlar sabah kahvaltısında somon üzerine reçeli, iğrenç donutlara tercih ediyor olabilirler.

Domuz Gribi

Dün gece "kıl top ten" sıralamamın tepelerinde yer alan Yiğit Bulut'un programında bu konu tartışıldı. Şunu biliyor muydunuz?
Dünya'da yılda 300-400 milyon arası kişi grip oluyor.(gribi üşütmeyle karıştırmayın)
Bunlardan 300-400 bin arası ölüyor.
Amerika'da her yıl 30 milyon insan grip oluyor ve bunlardan 30 bini ölüyor. Yani gripten ölüm oranı %1.
Bu yıl Amerika'da domuz gribinden ölenlerin sayısı 1000. Yani gripten ölen 30 bin kişden sadece 1000'i domuz gribinden ölmüş.
Bu işin içinde bir iş var.

Ezel

Monte Cristo Kontu'nun birebir adaptasyonu kısmını bir kenara bırakıyorum (esasında senaristler kulak üstü saçı geriye atma sahnesi ile işin suyunu biraz çıkartmışlar). Oyunculuklar gerçekten 10 numara. Sadece Kenan İmirzalıoğlu değil normalde ifadesiz olan suratına binlerce mana yükleyerek oynayan Cansu Dere'de dahil olmak üzere oyuncuların büyük bölümü işin hakkını vermiş. Orson Welles'in şiirlerini ve Hamlet'ten bölümleri senaryoya katmak iyi akıl edilmiş. Diyeceğim şudur ki, Ezel gerçekten güzel dizi, ama sakız gibi uzatırlarsa sıradanlaşır. O yüzden tıpkı Bıçak Sırtı gibi bir ya da en fazla iki sezonluk olarak çekilmeli.
Şimdi gelelim sırıtan noktalara; Sen böyle büyük bir gizlilik içerisnde intikam planıyla yola çıkıyorsun ve yanına kumar,alkol ve para zaafı olan iki kişi alıyorsun.Burası baştan sakat. Ezel'in kardeşi o role olmamış, Ezel gibi adamın öyle kıl ve sümsük tipli kardeşi olmamalı. Ali-Cengiz ekürisinin Ali'si, yalı çalışanlarını azarlayan Behlül mimikleriyle sırıtıyor. Ayrıca sınıfsal ayrımcılık eleştirilerine uğrayacak olsam da belirtmeliyim ki, voleyi vurmasa doğan görünümlü şahin, hadi bilemedin uzay kasa bmw'ye binecek adam üzerinde sırıtan deri ceketiyle rüyalarımın motoru Harley Nightrod'a binmemeli. Verin herife bir X5 ya da illa motora binecekse, çakalların tercihi Honda CBR'ı, düşürmeyin Nightrod'umu ayağa.
Mahsun'un eski sarı şekeri Bade İşçil rolünde fena değil ama o saçlarla, özel okulla yeni sözleşme imzalamış ve piç öğrenciler üzerinde otorite kurabilmek için özellikle kendini büyük göstermeye çalışan taze İngilizce hocalarını andırıyor(kusura bakma hocam ama sen istersen beyaza boyat saçları yine malzeme olursun bebelere). Ya peruk taksın ya da saçlarını biraz daha kısaltarak Roxette'in kadın vokali(Marie Fredeikkson) tarzı diksin havaya. Son olarak koskoca Las Vegas dizisinin bir bölümünü müşterinin nasıl hile yaptığını çözmeye ayırdığı olayı(özel işaretli kartlar ve lens), birebir kopyalayan ve hiç bir teknolojik yardım almayan Ezel'e ikibuçuk dakikada çözdüren senaristlere selamlarımı yolluyor, Şener Şen'in bir bölümlük de olsa konuk oyuncu olarak gözükmesini talep ediyorum.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Bilmekte fayda var

Domuz gribiyle ilgili şüphelerimi önce ki yazımda belirtmiştim. Bugün Yılmaz Özdil'in haftasonu kaleme aldığı yazı üzerine araştırmacı blogculuk anlayışıyla "komşu"da işler ne alemde konulu bir araştırma yaptım ve bu aşı işinin sadece bize özgü olmadığını gördüm. Yunanistan'dan da 12 milyon aşı siparişi verilmiş(ki kendilerinin popülasyonu da bu kadar zaten). Yani aşı alımında bir yolsuzluk var mı yok mu bilemem ama sipariş veren tek ülkenin biz olmadığı da açık. Bu yine de Özdil'in yazısında belirttiği üzere neden sadece okullarla ilgili haber yapıldığı, insanların ortak yaşam alanlarıyla ilgili önlem alınmadığı sorusuna yanıt olmuyor.
Yok taraftarı ırkçımış da, tarihin ilk şike teklifini yapan klübüymüş de... Geçiniz bunları. 70 bin kişilik şehrin, oynadığı futbolla, stadıyla hatta formasıyla ve elbette mücadelesiyle buram buram 80 ler kokan takımını seviyorum arkadaş! İnanın 3 büyüklerin hatta Beşiktaş'ın maçı dahi olsa aynı saatte Burnley maçı varsa, mikrofonları Turf Moor stadına çeviriyorum. Yensin yenilsin her maçı ayrı bir keyif Burnley'nin, hele hele 70 den sonra giren büyük yetenek olmakla birlikte büyük ihtimalle büyük arıza olan Eagles oyuna girdikten sonra yaldır yaldır soldan gelmeleri, bu nedenle de yaldır yaldır sağ taraflarıdan akın yemeleri, anlatılmaz yaşanır. Her bir maçı Rocky tarzı bir spor-kahramanlık-drama üçgeninde geçen bu adanın fakir-çakal ve bir o kadar da ateşli çocuklarının maçlarını kaçırmayın derim.

Altyazı

Erdoğan "İsrail'e düşman gözüyle bakmıyoruz"- Ankara'da okullar domuz gribi nedeniyle bir hafta tatil- Bağdat'ta iki ayrı bombanın eş zamanlı patlaması sonucu 132 kişi öldü- Rijkaard "Rakipten korkmuyoruz, Kadıköy'e kazanmak için gidiyoruz"-

25 Ekim 2009 Pazar

Sadakat

Vallahi de billahi de yolda görsem dönüp bakmayacağım kadınlardadır. Hiç ama hiç tipim değil. Ha o bana bakar mıydı ya da tipi miyimdir o konuda da iddialı değilim.Kocasıyla olan boşanma meselesinin ateşleyen olayda takındığı tutumda da ona iyiden iyiye "ifrit" oldum. Ne yahu bu bir erkekle bir kadının gece aynı arabada görüntülenmesinin aldatma olduğuna delalet!?Zamanında zengin olan kocasının her haltına göz yumup, sonra adam batınca tekmeyi basan kadınlardan hayır gelmez. Ama mesela onlardan hayır gelmeyeceğini en başta görebilmektir. Bunları aldatmayı meşrulaştırmak için söylemiyorum, sadece zamanında evli olduğu halde(kocası kanser tedavisi görürken) bugün Silivri dolaylarında ikamet etmekte olan bir televizyoncuyla olan ilişkisi tüm medyada bilinen ama açıklanmayan bir kadının şimdi aldatılan kadın pozuna girmesine illet oluyorum. İsteyen Silivri'li televizyoncuyla o kadının kanal transferlerinin zamanlamasına arşivlerden bakabilir.

Waut 're you tinting aboğutta?

Jackals of Tunus

Belediye başkanının İ.melih gökçek olduğu bir şehirde, böylesi bir vurgundan sızlanmak elbette boşa nefes tüketmek ama yine de biz yazmış olalım.
Tunus caddesinde yaşanan "haraç kesme"lerden bahsediyorum sevgili okuyucularım. Hani herhangi bir gece bir şeyler içmek ya da sadece gezmek için gittiğiniz Tunalı Hilmi'nin bir paraleli olan, arabanızı park ettiğinizde yanınıza gelen ve "hoş geldin abim" nidasıyla sizi karşılayarak 5 milyon tokalatan tiplerin cirit attığı sokak.
Gündüz vakti, üzerinde sarı yelekli değnekçiler 6 milyon lira karşılığı size fiş kesiyor. Fişin üzerinde Murat inşaat ve ltd. yazıyor. Gerçekten çok merak ediyorum bu adı sanı duyulmamış şirket böylesi büyük bir rantın döndüğü cadde için açılan ihaleyi nasıl alabildiğini. İşin içinde mutlaka bir i.lik seziyorum. Şimdi diyeceksiniz ki, ihale açılmış adamlar girmiş ve almış ne var bunda? Elbette iş yasalara uygun yalnız mesela nedense bu değnekçi arkadaşlar, garajı olmadığından arabalarını sokağa park etmek zorunda kalan apartman sakinlerinden para talep ederken, asker lojmanında yaşayanlardan bunu isteyemiyor. Burada belediyenin dolayısıyla da halkın zarara uğratılması söz konusu değil mi?
Diğer ve daha önemli olan konuysa bu ülkede hak-hukuk kavramının olmadığının ispatı. Hadi bu adamlar gündüz fiş kesiyor, peki gece yine bunların giydiği yeleklerden giyen elemanlar para alırken neden fiş kesmiyor? Çakal tipli herifler 2000 arabalık bir caddeyi zorla haraca bağlamış durumda. İnsanlar başlarına ya da araçlarına bir zarar gelmemesi için paşa paşa ödüyor kendilerinden istenen parayı. Ben bu adamların o "Murat İnş Ltd" den bağımsız çalıştığına inanmıyorum. İsteyen, elbette canına susamışsa, bir gece "indivudual" olarak orada değnekçilik yapmayı deneyebilir:) Peki ankara emniyeti ne yapıyor? Hiç bir şey! Esasında geçen yıl o da sadece bir haftasonu ekip arabaları caddeyi bütün gece baştan sona turlayarak haraççıları kovalamıştı ama o kadar. Sonra bu tipler hiç bir şey olmamış gibi devam ettiler. Şimdi bu durumda insanın aklına "demek o zaman birilerinin yemi kesildi" sorusu gelmez mi?
Böyle olaylar gerçekten insanı ülkesinden soğutuyor. Çünkü modern bir ülkede kimsenin cesaret edemeyeceği bir şey, bizde normal sayılıyor. Devlet vatandaşının soyulmasına ortak oluyor.

Peki bu ikiyüzlülük değil mi?

Bu "açılım" sürecinde DTP'lilerin devamlı surette tekrarladıkları bir söylem var. Diyorlar ki, "bizler bu ülkede insanların etnik kimliklerini özgürce yaşamalarından yanayız". Bunu dedikten sonra da anayasa'da türkler ve kürtlerin kurucu unsur olarak adının geçmesi gerektiğini savunuyorlar. Tüm açıklamalarına bakın hepsinde kürtler ve karşı cephe olarak türkler var. E peki sen bu ülkede özgürlük ve demokrasiden yanaysan, tüm etnik kimliklere saygı gösterilmesini istiyorsan, niye kendi dışında ki tüm kimlikleri "Türk" adı altına sokarak yok sayıyorsun?

22 Ekim 2009 Perşembe

American way of democracy:)

Amerika'nın özgürlük ve demokrasi götürdüğü Afganistan'da yapılan ve %54 oy olan devlet başkanı Karzai'nin kazandığı açıklanan seçimlere hile karıştığı ispatlandı. Meğerse BM'nin gözetiminde yapılan seçimlerde Karzai %48'ın altında bir oy almış. Bu durum seçimlerin tekrarını gerektiriyor çünkü ilk turda devlet başkanı olabilmek için gerekli oy %50. İşte mücadele verilmeden, kan dökülmeden tepeden inme yolla edinilen demokrasilerin neye hizmet ettiği ortada. Yoksa menşei ve kimlerin adamı olduğu çok belli olan Karzai'nin %54lük oyu münferit bir olaydır, tüm bir camiaya atfedilmemelidir falan filan:)

Başbakan'ın askere bakışı


Tüm bu "açılım" sürecinde beni en çok rahatsız eden, hatta daha açık söyleyeyim çıldırtan,başbakanın grup toplantısında yaptığı bir konuşmada, işi din eksenine getirerek, dağda şehit olan askerin de çatışmada ölen teröristin de annesinin aynı secdeye başını koyduğuna dair yaptığı konuşmaydı. Bu konuşma elbette AKP'li milletvekillerini derinden sarstı, bir çoğu göz yaşlarını tutamadı, başbakan hakkında methiyeler düzüldü. Ne de olsa onların gözyaşı dökmeleri için çok derin manalı sözcükler sarfetmeye gerek yok.
Benim açımdan ise bu konuşma Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez "başbakan" sıfatı taşıyan bir kişinin askerle teröristi aynı kefeye koymasıydı. Her şeyi bir kenara bırakalım. Yani vatan sevgisi, şehitlik vs. Bir tarafta kanunen zorunlu olduğu için dağada savaşan bir insan var, onun karşısında ise kişisel sebepleri dolaysıyla orada bulunan bir insan. Yani sen 20 yaşındaki gencini alıyorsun, ona 3 ay eğitim verip dağa yolluyorsun sonra da o çocuk şehit olunca, onun vurduğu teröristin annelerinn çektiği acı üzerinden onları bir tutuyorsun. Böyle bir şeyi bu ülkenin başbakanı nasıl söyler? O zaman niye genç çocuklar hala dağlarda vatan savunması için canlarını ortaya koyuyorlar? Bir de ortak din midir bu işi çözecek ya da annelerin göz yaşlarını değerli kılan? Irak'ta hergün sünnisi- şiisi birbirini boğazlarken, bizde daha 15 sene önce içinde alevi insanlarımızın bulunduğu otel ateşe verilirken, din bu süreçte nasıl olumlu bir rol üstlenebilir? Bir de insanların yaşadığı acıyı gerçek eşit ve anlamlı kılan aynı dine mensup olmalarından mıdır? Çünkü Başbakan'ın çizdiği çerçevede, islama inanmayan ya da onun dışında dine bir mensup annenin, oğlunun ister asker ister terörist olsun hayatını yitirmesi sonucu çektiği acı tanımlanmıyor.

"30 yıl"

İnsan ömrü için uzun, dünya tarihi için göz açıp kapayana kadar geçen bir zaman. Bunu şundan söylüyorum, insan birey olarak 30 yıl da kendine sınıf atlatabilir, tüm sorunlarını çözebilir, a dan z ye değişebilir. Ama "devlet"lerse söz konusu olan, durum farklıdır.
G. Doğu ile ilgili tüm yapılan yorumların başlangıç sözcüğü "30 yıldır dökülen kan durmalı". Elbette iyi niyetli ardında art niyet olsa bile bu haliyle karşı çıkılamayacak bir temenni. Ama gerçeklerden uzak bir sözcük aynı zamanda. Birinci yanlış yukarıda söylediğimle alakalı. Evet 30 yıl uzun bir süre ama dünya tarihine baktığımızda hangi etnik kimlik sorunu 30 yıldan önce çözülmüş? Mesela bizden çok daha demokrat İspanyol'lar çözebildi mi Bask sorunlarını? Koca İngiltere IRA'yı bitirebildi mi hemen? Ya da Fransa bir zamanlar bağımsızlık yanlısı korsikalılar'la uğraşırken şimdi de göçmenlerden yaka silkmiyor mu? Diğer taraftan da bu sorunu sadece 30 yıllık geçmişiyle ele alarak sorunun öncesini kestirip atmak. Yoksa Osmanlı Cumhuriyetinden bugüne çıkan 600 ayaklanma neyin nesi? O bölgedeki insanlar 79 yılında bir anda "biz kürdistan isteriz" diye mi ayaklandılar?
Sakın yanlış anlaşılmasın, bu satırın yazarı demokratikleşmeye, insanların etnik kimliğini özgürce yaşabilmesine asla karşı değil. Zaten haddi de değil. Ama dünyanın hiç bir ülkesi kendisine uzatılan namluya boyun eğmez, cevabını verir. Bir sorunu çözecekse de, kalkıp şiirler okuyarak değil, orada savaştırıp henüz 20 yaşında ölmesine ya da sakat kalmasına neden olduğu insanları rencide etmeden yapar bunu.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Bu kadro iş yapar!


Şu an ki Arjantin'den göze daha hoş geldiği kesin en azından.

Diğer bir ???

Tamam doktor değiliz ama kanunlar hakkında biraz bilgimiz mevcut. Malum "açılım" sonrası 34 PKK'lı geldi teslim oldu ve kendilerinin ilk sorgusu yapıldıktan sonra 29'u serbest bırakıldı(kalan 5'inin akıbetini bilmiyorum). Şimdi bu serbest bırakılanlar terör örgütüne üye ve kanunda terör örgütü üyesi olmak suç, ama çıkarılan yasayla herhangi bir terör eylemine girişmemiş olanlar, pişmanlık yasasından faydalanabiliyor. Toplumsal barış bu şekilde sağlanacaksa buna da eyvallah(en kibar tabiriyle "zor" sağlanır düşüncesindeyim)! Şimdi 500.000 TL değerindeki soruyu soruyorum. Dağdan inip yüzbinlerce kişilik konvoylarla karşılanan bu kişiler hemen serbest bırakılıyor da, neden 13-14 yaşındaki çocuklar PKK lehine yapılan gösterilerde polise taş attıkları için 23 seneyle yargılanıyor? O çocuklar terör örgütüne üye olma, terör örgütü adına propoganda ve "silah ve araçlarla mukamevet" suçları işledikleri iddasıyla yargılanmakta.
Yani bu ülkede sırtına keleş alıp dağa çıktıktan sonra inmek serbest ama büyüklerin verdiği gazla polise taş atmak içinde 3 farklı suçu barındıran bir eylem! Pes doğrusu!
"AKP bu işi çözemez" dememin sebebi bu. Çarpıklığın nerede olduğunu bilmiyorlar, sadece hem kürtlerin hem de türklerin tribünlerine oynuyorlar.

???

Tamam doktor değilim. Ayriyeten her şeyin altında bir bit yeniği aramak da paranoyak bünyelerin işi. Ama gerçekten bu domuz gribiyle ilgili anlamadığım bir şey var. Hastalık ilk olarak Bilkent ilkokulunda görüldüğünde, Sağlık Bakanlığı müsteşarı Kanal D'ye çıktı. "Tedbirliyiz, çok dikkatliyiz, halkımız şöyle korunsun, böyle korunsun" dedikten sonra, bu virüs ülkeye ulşama kadar 4-5 evre geçirdiği için ölüm riskinin çok az olduğunu söyledi(Bu evre meselesi de şöyle; hastalık ilk ortaya çıkıyor işte o anda yakalananlar 1. evre oluyormuş, o kişinin bulaştırdığı kişi 2. evre, 2. bulaştırdığı kişi 3 bu böyle gidiyor ve virüs her yeni evrede etkisini yitiriyor). Bunun yanında doktorlara sorduğunuzda, hemen hepsi Domuz Gribinin bu haliyle korkulacak bir hastalık olmadığını, yeterli istirhat ve tamiflu gibi ilaç takviyesiyle atlatılabileceğini, sadece bu grip türünün diğerlerine nazaran daha uzun bir ıstırahat gerektirdiğini söylüyorlar.
Durum böyleyken bu yaratılmaya çalışılan korkunun nedeni ne? Neden 43 milyon doz aşı sipariş ediliyor? Bu sorular insanın beynini kurcalıyor.

Boşa Tantana


2016 oyunları Rio'da. Buna elbette, her Türk evladı gibi nedenini bilemediğim bir sempati beslediğim Brezilya ve onun dışında da blogda kendisinden övgüyle bahsettiğim devlet başkanı Lula için çok sevindim.
Yalnız gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var o da, aday kentlere bakıldığında Rio'nun yarışı baştan kazandığıydı. Nasıl mı? Öncelikle aday kentlere bakmak lazım. Chicago, Madrid, Tokyo,Doha,Prag, Bakü ve Rio. Olimpiyatlar için genel kaide oyunların üstüste aynı kıtaya verilmemesidir. Son 50 yıla bakın bunun böyle olduğunu göreceksiniz. Dolayısıyla, 2012 oyunları Londra'da yapılacağından Madrid ve Prag'ı baştan elememiz gerekir. Doha ve Bakü'de henüz olimpiyatlar için "taze"ydiler ve zaten önce ki turlarda elenmiştiler. Geriye Rio'nun rakibi olarak 2 şehir kalıyordu, Chicago ve Tokyo.
Tokyo oyunlara daha önce ev sahipliği yapmıştı. Bu elbette yine yapmaması için bir engel değildi, ama komşusu Çin daha yeni ev sahipliği yapmıştı, yani 8 yıl aradan sonra oyunların tekrar Asya'ya hem de uzak doğusuna dönmesi ancak diğer rakiplerinin zayıflığıyla mümkündü.
Chicago ise yakın geçmişte iki olimpiyata (Los Angeles ve Atlanta) ev sahipliği yapmış ve Barack Obama'nı sempatisine rağmen Irak'ı cehenneme çevirerek, olimpiyatların ruhundaki barış ateşine su döken bir ülkenin şehriydi.
Geriye bu yüzden tek aday olarak Rio kalıyordu. Tüm Olimpiyat tarihi boyunca oyunlara hiç ev sahipliği yapamamış G.Amerika'nın (68 Meksiko City demeyin, orası "Güney" sayılmıyor) 250 milyon nüfuslu ülkesinin bir numaralı şehri. Dünyanın en büyük turizm mekanlarından olduğundan sorunsuz bir konaklama kapasitesi. Buna ilaveten spora yapılan muazzam yatırımlar ve ülkenin büyük bir kalkınma hamlesi içerisinde olması. Tüm bunlar Rio'yu 2016'nın sahibi yapmaya yettiyordu, onların önüne çıkabilecek tek engel Buenos Aires gibi başka bir büyük G.Amerika şehrinin aday olmasıydı ki kişisel fikrim kim gelirse gelsin Rio'nun kazanmasına engel olamayacak olmasıydı.
Peki 2020'yi kim kazanır? Esasın da coğrafi olarak bakıldığnda İstanbul en avantajlı şehir konumunda, ama sadece o kadar. 70 milyonu aşkın nüfusuyla sporun sadece futbol olarak görüldüğü bir ülke hiç bir zaman olimpiyat yapamaz. İsteyen bomboş tribünlerin önünde Antalya'da yapılan Dünya Eskrim Şampiyonasına bakabilir.
Bu arada bu Pele saçını mı boyuyor nedir! Yıllar geçiyor adam bir gram yaşlanmıyor. Hayır bir Hakan Tecimer'e bakıyorun sonra Pele'ye... İşin içinden çıkamıyorum:)

Maradona olsan farketmez

İsterse tek başına takımını Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapsın... Şahsi inancım, şike yaptığı belgelenmiş bir futbolcunun asla milli formayı giymemesi gerektiğidir. Çünkü her ne kadar bir yandan "endüstürüel futbol" dedikleri terane futbolu milli takımlar düzeyinde dahi ticarileştirmiş diğer taraftan da Hakan Şükür ve ekibi gibi sözde maneviyatçılar o formanın değerini Mercedes SUV'ye indirgemiş olsalar da(bknz.2002 dünya kupası türk milli takımı prim krizi), ay-yıldızlı forma bu ülkenin imajını uluslararası alanda yüceltecek yetenekte ve ahlakta sporcuların üstünde olmalıdır.
Bunları dün akşam ki maçtan sonra, "işte gökdeniz" "terim'e kapak olsun" vs. yorumları yapan insanlar için söylüyorum. Ama unutulmaması gereken bir şey var, o da Fatih Terim'in Gökdeniz Karadeniz'i şike yaptıktan sonra milli takımda oynatmaya devam etmesi, hatta ona 10 numaralı formayı vermesi, ancak bu oyuncu Emre Belezöğlu'yla kampa kavga edince ona milli takımın kapısını sonuna kadar kapaması.
İşte bizim sadece milli takım olarak değil ülke olarak çarpık düşüncemiz için bir tümevarımdır Terim'in Gökdeniz'e olan muamelesi. Yıllardır süregelen muhafazakar iktidarların, ülkede muhafaza edemedikleri "prensip" "doğruluk" "dürüstlük" "iyi ahlak" ve benzeri ilkelerin erozyonudur.
"İstediğin b.ku ye yeter ki benim duvarıma işeme"dir.

*Fatih Tekke'nin olayı ise apayrıdır, kendisi milli takımlar tarihinde en büyük haksızlığın yapıldığı oyunculardan biridir.

20 Ekim 2009 Salı

Şerefe demişken... Kadeh tokuşturmanın orta çağ avrupasında, insanların birbirlerini öldürmek için içkisine zehir atmalarına karşı bir önlem olarak geliştirildiğini biliyor muydunuz? Çünkü kadeh tokuşturmanın o zaman ki asıl amacı bardakları birbirine vurarak "tong!" sesi elde etmekten ziyade, hızla vurulan kadehlerin içindeki içkilerin diğer kadehe sıçraması ve bu sayede "bak senin içkinden ben de içiyorum, zehir yok" adı altında güven mesajının karşı tarafa verilmesiymiş yüzyıllardan beri var olan bu geleneğin doğuşuna sebep. Benim aklıma ise şu geliyor; ya hancı p.ştluk peşindeyse?
Tirajlar yükseliyor:) Şerefe ifinim!...

Varım diyoooor!

Bobiler.orgdan alınmıştır

Sabri'nin çocukluğu...

Bobiler.org'da sabri sabri sabri ve out başlığı altında konulan yüzlerce resim ve animasyondan sadece biri:)

Takıntı

Hıncal Uluç Altın Portakal ödül gecesini yerden yere vurmuş, keza diğer pek çok eleştirmen de. Ama Uluç'un "utanç" oarak nitelendirdiği nokta, diğer hemen hemen tüm festivallerde olduğu gibi katılımcıların "dresscode"a uygun kıyafetler seçmemeleri. İster istemez düşünüyorum, bir festivali "utanç" haline getiren insanların oraya kot pantolonla gelmesi midir diye?.. Bu bence o geceye katılanı küçük düşürür, yoksa organizasyonu yerin dibine sokmaz. Ama meseleye Uluç açısından baktığımızda, artık maalesef net olarak görülüyor ki, Hıncal Uluç kendini devamlı tekrar ediyor. Dünyada olup biten gelişmlerden tamamiyle uzak, bilmiyor, okumuyor sadece zamanında okuduğu iki iyi okulun(galatasaray lisesi ve mülkiye) ona kazandırdıklarından geçiniyor, ki o konularda bile saçmaladığı oluyor. Neymiş kendisi cumhuriyetçiymiş, demokrat değilmiş. Çünkü bu kavramları Amerikalıların siyasi yelpazede algıladığı gibi algılıyor! Anayasa Hukuku almış herkes bilir ki demokrasi olmadan, cumhuriyet olmaz. Sakın yanlış anlaşılmasın kendisi bir sohbet ortamında oturup anılarını anlatsa mutlaka ilgiyle dinlerdim, ama gazetesinde yarın sayfa işgal eden bir yazarın bundan daha fazla özelliğe sahip olması gerekir.
Hıncal Uluç'un geçmiş 10 yılda tüm yazılarına bakın, bir festivali eleştiriyorsa bunun sebebi mutlaka ama mutlaka katılımcıların smokinle gelmeyişidir. Bunun dışında salla pati iki satır, "yok bilmem kim sahneye çıktı şöyle iyidi, orada şu restorana gittik kebaplar böyle güzeldi" ne ödül alan yapıtlar hakkında bir yazı ne de yurtdışındaki festivallerle(günümüzdeki elbette) karşılaştırmalı bir yazı... Çünkü başta da söylediğim gibi kendisi izlemiyor, takip etmiyor. Sonra kendini eleştirenlere "hıncal düşmanı" sıfatını yapıştırıyor.
Futbolda da böyle değil mi? Lucescu'dan beri eleştirdiği teknik direktörlere bakın, hepsi korkak! Bunu öyle bir tasfir ediyor ki, futbolu hiç bilmeyen biri, herhangibir Hıncal Uluç yazısını okuduktan sonra, bu oyunda kaybeden teknik direktörlerin kural olarak maç sonunda ırzına geçildiğini zannedebilir. Ve yine bu konuda da hiç kendini geliştirmediğinden hala her futbol eleştirisinde, iki ön libero oynatıldığı için puan kaybı yaşandığı oysa, kendi tabiriyle, o iki kazma yerine top oynamayı bilen adamlar oynatılsa maçın kazanılacağını yazıyor. Tezine örnek olarak da ta 20 küsur sene önce Denizli'nin Wembley'de İngiliz milli takımına karşı çift forvet ve hücumcu bir takımla çıkmasını gösteriyor. Çünkü artık ne Arsene Wenger'i biliyor, ne Mourinho'yu ne Hiddink'i ne de Rijkaard'ı.(Bilmeyenler için söyleyelim, o maçı 8-0 kaybetmiştik, ama Hıncal Uluç'a göre skor önemli değil zihniyet önemliymiş)
Peki ya siyaset? Klasik Hıncal stili siyasetçi eleştirisi. Bunun için önce biri göklere çıkarılır, sonra o kişi bir yerin veya partinin başına geçer ve Hıncal eleştiri bombardımamına başlar. Yazı da hep şöyle başlar, "zamanda onu bir tek destekleyen ben Hıncal..."
Bu arada şu dresscode olayını eleştirmesini eleştirmem yanlış anlaşılmasın. Her ne kadar hayatta icad edenlerin ruhuna rahmet okuduğum 4-5 şey arasında, kravat(papyon da tabii) insanın ayağının canına okuyan makosen ayakkabı ve takım elbise(çünkü bunların hiç biri tabi ihtiyacı karşılayan öğeler olmadıkları gibi rahatsızlık unsurlarıdır) olmasına rağmen, "aman canım bizim kültürümüzde smokin giymek mi var" lümpenliğine girmeyeceğim. Ama bence bir organizasyonu katılımcıların sakilliğiyle bir yere kadar değerlendirilebilir.
Normalde bunları yazan başka bir olsa gülüp geçerim ama konu Uluç olunca ve onun söyledikleri gündemde yer alıp, bazı akılllılar onun aklına uyarak iş yapınca işler değişiyor. Bu yüzden Hıncal Uluç'un bir an evvel köşesine çekilmesi, illa "bilgi birikimini" paylaşmak istiyorsa anılarını yazmasını tavsiye ederim.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Uyursan Ölürsün...


Sanırım ilk fragmanını "Inglorious Bastards" ı izlemek için gittiğim sinemada izlemiştim. Dürüst olmak gerekirse, "Ulan yine altı boş bol ajitasyonlu bir film" diye içimden geçirmiştim. Sonra daha geçen gün gezindiğim ekşisözlükte "nefes" entrysinin yanında 37 rakamını görünce "ne ulan bu" diyerek üzerine tıkladım, öyle ki "nefes"in bir sinema filmi adı olduğunu dahi bilmeden. Yazılan entrylere bakınca büyük bir çoğunluk filmi yere göğe koyamıyordu, en beğenilen noktalar filmin ajitasyondan, propogandadan ya da kendini her bir kesime sevdirme çabasından uzak bir şekilde çekilmiş olmasaydı. Bir de o meşhur içtima sahnesi... Hemen youtube'a girip "nefes içtima" yazdım ve o 6 dakikalık tek başına bile Mete Horozoğlu'nun Oscar'ı hakettiği muhteşem sahneyi izledim. İçtimada askerlerini azarlayan bir yüzbaşı(Azarın nedeni sonlara doğru belli oluyor ve adam haklı diyorsunuz). İnanın Horozoğlu'nun daha önce hiçbir filmini izlemediğim ve oyuncuların genelde amatör kişiler arasından seçilip uzun bir eğitim sürecinden geçirildiğini okuduğum için kendisini gerçekten ordudan ayrılmış bir subay zannettim. Askere gitmiş olanlar ne demek istediğimi o sahneyi izleyince çok iyi anlayacaktır.

Bakın tüm bunları sadece izlediğim o 6 dakikalık sahne için yazıyorum. Filmi izlemedim, izleyecek miyim orasını da bilmiyorum, çünkü gerçekte olanların oynandığı bir filmde 2 dakika önce yaptığı espriye güldüğünüz erin alnının ortasına mermi yiyerek ölmesini izleyebilmeyi kaldırabilir miyim bilemiyorum. Ama sadece o 6 dakikalık sahne için bile, bu filmde emeği geçen herkesi gönülden tebrik ediyorum.

Maç skorlarında tahmin yüzdem yüksek olsaydı iddaa'dan parayı vurmuştum, ama ne yazık ki öyle değil. Mesela geçen sezon ligde biz, kupa finalinde de fener bizi yener demiştim tersi oldu. Yaklaşık 5 senedir, Kadıköy'de ki her maçta GS'li olmamama rağmen "şeytanın bacağı bu sefer kırılacak artık" iddiasında bulunup, hem maddi hem de manevi zarara uğruyorum, o yüzden bu seferlik herhangi bir iddialı açıklamada bulunmadan haftasonu oynanacak derbi üzerinde tahmin belirtiyorum.
- Şu an Türkiye'nin en iyi basan ve pas yapan takımı olan Fener, GS'nin iki patlak stoperinin arasına çok adam kaçırır.
- GS 60. dakikaya kadar dayanabilirse, temposu düşen FB'yi avlayabilir.
- Geçen yıl Sami Yen'de ki son sidik yarışından sonra iki takımdan da daha iyi bir futbol izleme şansımız yüksek.
- Eğer tarih tekerrür edecekse, FB'nin ilk golü büyük ihtimalle duran toptan ve Christian, Blica gibi kendisinden pek gol beklenmeyen bir adamdan gelecektir(oynarsa Topuz'u da plase yazalım).
- Yine tarih tekerrür edecekse, "mevdivenlevin" mutlaka boş olduğu ama GS'lilerin kafasına her türlü yabancı maddenin atıldığı bir maç olacaktır.
- Son olarak GS bu maçı kazanacağım diyorsa, bunu sadece Kadıköy atmosferini daha önce hiç yaşamamış Keita ve Elano ile başarabilir.

Açılım


Uzun süredir yazmak isteyip yazamadığım bir konuydu ülkenin bir numaralı gündemi. Açılmak-açılmamak, az açılmak-çok açılmak... İş artık eski Türk filmlerindeki fettan annenin kızına "göster ama elletme, elletirsen elleme, ellersen verme, verirsen evlen öyle" şeklinde karşı tarafın hamlelerine göre geliştirilen strateji nasihatına döndü. Halbuki siz eğer güçlü bir devlet ve onun başında olduğu ne yaptığını bilen bir hükümet olduğunuz iddiasında iseniz ve bu sorunu gerçekten çözme niyetindeyseniz, o zaman önceden planınızı programınızı, MİT, Genelkurmay ve hatta muhalefetle beraber belirler, %47 lik desteği arkanıza alarak "bu işin çözümü budur, ben bu planı uygulamaya koyuyorum" dersiniz.
Bunu niye söylüyorum, çünkü kürt sorunu artık Türkiye'nin bir iç sorunu değildir. Eğer böyle olsaydı, o zaman komisyonlar kurulur, sorun medya önünde olanca açıklığıyla tartışılır her iki tarafında isteklerinin belli bir müşterek çerçevesinde çözümüne çalışılırdı. Ancak şunu da belirtmem lazım, dünyada güçlü olduğu iddiasında olan hiç bir devlet yapısı üniterken, sonradan bir federatif yapıya dönmemiştir.
Bu sorun başlı başına uluslararası bir hal aldığından dışarıdan çözüm olarak sunulan paketlerin Türklerin ya da Kürtlerin faydasına yönelik olması mümkün değil. Elin Amerikalısı BOP planı için bir strateji belirlerken "aman benim kara kaşlı kara gözlü kürdümün istikbali açık olsun" diye düşüneceğini zannetmiyorsunuzdur herhalde. İşte bu yüzden ben, bu işin çözümünü önceden belirlenmiş ve başta da dediğim gibi Hükümet, MİT, Genelkurmayın ve muhalefetin mutabakatıyla oluşturulmuş bir plan çerçevesinde hareket edilmeliydi diyorum. Bunu sadece ben söylemiyorum, bu ülkede üst düzey bürokratlık, milletvekilliği hatta bakanlık yapmış bir çok kişi söylüyor.
Ama varolana baktığınızda gidişat tam ters. Bu ülkenin koskoca İçişleri bakanı fikir ve öneri almak için Türk Ocakları'na gidiyor. Bu sadece bir örnek, "açılım yapıcaz da bir fincan fikir lazım" diye kapı kapı dolaşılıyor. Allah aşkına Türk Ocakları'ndan sen çözüm için nasıl bir fikir almayı bekliyorsun? Bunu AKP'liler de biliyor ama onların da eli kolu bağlı. Çünkü meseleyi nasıl çözeceklerini onlar da bilmiyor. Çünkü devletin tüm birimlerini yandaşlarıyla doldurmaktan, fikirlerine başvuracakları devlet adamı bırakmadılar ortada. Böyle olunca da kendilerine dışarıdan sunulan ve gerçekte ne Kürtler'in ne de Türkler'in çıkarına olacak "çözüm paketleri"nin yolunu yapmaya çalışıyorlar. Zaten kendileri bu konuda samimi olsalar en başında TRT'de kürtçe kanal kurmak yerine, bunu özel teşebbüsü teşvik yoluyla gerçekleştitirlerdi. İ.Melih Gökçek seçim meydanlarında "Karayalçın gelirse belediyeye PKK'lıları sokacak" şeklinde rezil açıklamalarının önüne geçerlerdi. Onu bugün konuştukları DTP'nin bir önceki hali Dehap'la yaptığı seçim ittifakını PKK'lılık olarak nitelendirtmezlerdi, ya da seçim sonrası hükümet sözcünüz Cemil Çiçek "DTP, Ermeni sınırına dayandı şeklinde ki" Goebbells'in ruhuna rahmet okutcak açıklaması üzerine onu derhal görevden alırlardı.
Şahsi fikrime gelince; bence bu ülkede bir "Kürt Sorunu" vardır, ki yine bence bu eskiden Güney Doğu Sorunu"yken şu anda bu hali almıştır. Bir süre orada yaşamış biri olarak, demokratikleşme sürecinin gereğine inanmakla beraber, oradaki esas sorununun eğitim ve ekonomik olduğu inancındayım. Esasında bu hükümet belki bilerek, belki de bilmeyerek orada çok iyi bir iş yapıyordu, o da bedava kömür vermek dışında (ki o kömürleri satan vatandaşlar ya kaçak elektirikle ya da tezek yakarak ısınınyorlardı) kız çocuğunu okutan ailelere verilen ayda 150 tl'lik yardım. Bu sayede hem kızlar okula gönderilerek eğitim sorunu bir nebze olsun çözülüyor, hem de aileler oradaki şartlar için oldukça iyi miktarda kazanç elde ediyordu.
Çözüm için oradaki köylüyü sanayiye çekmek şart. Bizdeki geri zekalı muhalefet hala toprak ağalarından bahsedip, küçük köylüyü topraklandırmaktan bahsediyor. Halbu ki bunun ne o gariban köylüye, ne de ülke tarımına faydası var. Mikro iktisat dersi görmüş herkesin bileceği gibi, toprak ne kadar bölünürse, getirisi az olacağından, onu işlemek için traktör vs. yerine insan gücüne ihtiyaç olcaktır. Bu da bedava iş gücü için ailelerin fazla sayıda çocuk yapmasına. Sonra o çocuklara tek tarla yetmeyecek, ekmek bulmak için büyük şehirlere göç edecekler, kültürleri yaşam tarzları orada sorun yaratacak ve iş çatışmaya dönecek. İşte bunun önlenmesi için o çocukları bölgede kurulacak sanayi tesislerinde istihdam etmek şart.
Diğer çözülmesi gereken mesele orada görev yapan personelin kafa yapısı. Askeri olsun polisi olsun memuru olsun, bir çoğu içinde bulundukları ortam nedeniyle halka bakış açıları bence yanlış. Halbuki orada görev yapan devlet görevlerinin birinci sorunu halka hizmet olmalı inancındayım, ona tavır alma değil. Sade vatandaşa PKK'lı muamelesi yapanlar kesinlikle tasviye edilmeli. Ayrıca artık nasıl yapılacaksa toplumun belirli bir kesiminin kafasındaki "kürt" imajı da mutlaka silinmeli. Çünkü eskiden nefret PKK'lıya gösterilirken artık bütün kürtler bu çizgideymiş gibi bir hava yaratılıyor. türk-kürt çatlağı, kırılmaya dönmeden mutlaka tedbir alınmalı.
Bunun dışında Kürtçe eğitim üniversitelerde serbest bırakılsın mı isteniyor, o zaman bırakılsın. Ya da köylere kentlere eski kürtçe isimleri türkçeleriyle birlikte kullanılsın bunda bir sakınca yok. Ama bölgesel meclis, bölgeden çıkarılan kaynakların tekrar bölgeye aktarımı, ben bunları kabul edilemez olarak görüyorum.
Bu arada kürtlere de birşeyler söylemek isterim. Kızı başkasıyla ele ele görüldü diye aile meclisi kararıyla katlinin yaygın olduğu, ağanın eteğinin öpüldüğü ve yine kadının adının olmadığı bir toplumda, demokratik açılım taleplerinin ne kadar samimi olduğunun birilerince şüpheyle karşılanması doğaldır.
Ayrılıkçı kürtlere gelince, siz hala 3 yaşındaki çocukların eline molotof kokteyli tutuşturup onları evlerin pencerelerinden sanki bir oyunmuş gibi askerin polisin kafasına attırın ve sonra devlet çocuklarımızı öldürüyor diye propoganda yapın. Ama unutmayın ki, bağımsızlık ve özgürlük yalanıyla kurmak istediğiniz devletin topraklarının, İsrail'in kendisine vaadedildiğine inandığı topraklar olduğu dolayısıyla şartlar ve koşullar değiştiğinde, yani sizlerle işleri bittiğinde, yine sizlerin tek damla göz yaşına bakmadan üzerinizden silindir gibi geçeceklerine emin olabilirsiniz. İşte o zaman mezarlarınıza kendinizi iyi çiviletin. Aksi takdirde torunlarınız "orospu çocuğu dedem, bok vardı da getirdin buralara, gül gibi ülkede yaşamak vardı" diye ağıtlar yaktıklarında ters dönme ihtimaliniz oldukça yüksek.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Tyler diyor ki;


Bu sözlere karşı çıkanın alnını karışlarım. Bir de manifestoya biraz tezat olacak ama yıllar geçti hala o efsane gözlükten hala bir tane bulamadım. Kölelikse kölelik, I have to satisfy my desire ulan!

Objection Your Honour!


Fatih Terim'i kişilik olarak antipatik bulurum nokta. Bunun ötesi yoktur benim için. İyi teknik direktör mü kötü teknik direktör mü buna işin ehilleri tartışsın. Ama nacizane gözlemim, anadolu takımlarından milli takıma seçtiği oyuncuların, hep milli maç öncesi üç büyüklerle oynanan maçlarda göze batan isimler olduğudur. Yani bence Fatih Terim, üç büyükler dışında diğer takımların maçlarını izlemiyordu, elinde bir kadro stratejisi yoktu. Bunun en büyük ispatı Fenerbahçe'ye iki gol atmasının hemen akabinde milli takıma çağırdığı Turgay Bahadır'ın Avusturya milli takımında oynadığını bilmemesidir. Eğer Terim sezon başı bir araştırma yapmış olsaydı bunu mutlaka bilirdi.
İnanarak riske girese her daim kazanacağı gibi çağdışı bir düşünceye kafayı takmış, kıroluğunu (bu söz hakaret olarak değil tespit olarak söylenmiştir) ve eğitimsizliğini dış görünüşü ve asar keser tavırlarıyla kapattığını zanneden ve genişçe bir kesimce de bu özelliğiyle takdir toplayan (bu ülkede böyle şeyler prim yapıyor) en önemlisi de haspel kader bir yere gelebilmiş gözönündeki çoğu Türk vatandaşı gibi kendisine yöneltilen olumsz eleştirinin hiç bir türlüsüne tahammülü olmayan ve bu nedenle yanlışları üzerinde ısrar eden Fatih Terim devri sonunda kapandı. Hayırlı olsun demekten başka çare yok. Takıldığım tek nokta şu, bir kısım medya ve sokaktaki emekli memur zihniyeti hala bu adamın aldığı maaşın derdindeler. Bir sürü karşılaştırmalar, yok efendim playofflara kalan Bosna'nın teknik adamı Terim'in bir ayda kazandığını anca bir senede kazanıyormuş da, Terim'in maaşı sokakttaki vatandaşın cebinden çıkıyormuş vs. Bir sürü popülizm ve demogoji kokan saçmalıklar.
Birincisi Türkiye Futbol Federasyonu "özerk" bir kuruluş bütçesini FIFA ve UEFA'dan aldığı başarılar ölçüsündeki primlerle ve sponsorlardan gelen gelirle belirliyor. Yani sokaktaki vatandaşa bir yük teşkil etmiyor. Türkiye gibi 70 milyonluk ve spor olarak sadece futbol'un bilindiği bir pazarda da en azından sponsor gelirleri oldukça yüksek oluyor.
İkincisi Terim'in aldıığı maaş aylık 130 bin Euro, yani senelik kabaca 1.5 milyon Euro buna elbette diğer primler vs dahil değil. Kulağa ilk duyulduğunda çok gibi geliyor ama bugün futbol piyasasında dönen paralara bakıldığında bu rakam son derece normal. İsteyen Daum'un, Rijkaard'ın, Denizli'nin hatta biraz alakasız olacak ama Sabri Sarıoğlu'nun aldığı ücretlere baksın sonra Fatih Terim'in aldığına laf etsin. Ayriyeten yeri geldiğinde(mesela İspanya maçı öncesi) "Bir türk dünyaya bedel! Bayramda boğa keseceğiz! İnanın çocuklar!" sloganları atanların, koskoca Türk milli takımı teknik direktörünün maaşını, 4.5 milyonluk ve kişi başına düşen 1.800 dloarlık milli gelirle, Saint Vincent, Grenadinler gibi ülkelerle aynı sınıfta bulunan henüz 20 yıllık maziye sahip Bosna-Hersek'in teknik patronuyla karşılaştırması da ayrı ve çok büyük bir iki yüzlülük.
Federasyon kimi getirirse getirsin bence fark etmez. Wenger'in "milli takımlarda başarılı olmak için iyi bir jenerasyon ve bolca şansa ihtiyaç vardır" sözü, hele ki hiç bir ekol yaratamamış ve en iyi oyuncusu bence gelebileceği en iyi nokta Bayern Leverkusen, Aston Villa, Espanyol ya da Lazio ayarında olabilecek Arda Turan sayılan (Hamit Altıntop varken bu da ayrı bir ayıptır) bir milli takımda kulağa küpe olsun ve medyanın gelen hocayı harcamasına izin verilmesin yeter.

Hala Öpüyorlar...


Efsane grup Kiss 11 yıl aradan sonra geçtiğimiz hafta çıkardığı "Sonic Boom" albümü kapsamında turnesine devam ediyor. Dün gece Madison Square Garden'daydılar. Big Apple'a da french yapan grup geçen yıllara ve değişen akımlara karşı dimdik ayakta.