25 Aralık 2008 Perşembe

Ortaya yanarlı dönerli bir şeyler yaptıralım mı abi?


Kendisini medyaya Mesut Yılmaz soktu, saolsun yüzünü de hiç kara çıkarmadı, o kadar yolsuzluk programları yaparken bir kere bile "mavi akım" denilen ve bu ülkenin çanına ot tıkayan rezilliğe değinmedi, devir değişti Mesut Yılmaz tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı o da sen babamsın diyerek Aydın Doğan'cı oldu. Neler oldu bilinmez babası tarafından reddedildi, o da Çukurova gurubunun nüfuzuna geçti, artık yeni babası Karamehmet'ti. Burada da rahat durmadı, sanmayın bu evli ve çocuklu arkadaşın tek vukuatı Duygu Dikmenoğlu, tüm kulislerde konuşulan bir yasak aşkı daha vardı, arşivleri tarayın onunla birlikte aynı dönemlerde transfer olan birileri daha olduğunu göreceksiniz. Neyse insanların özel hayatı bizleri ilgilendirmez, Akşam gurubundayken bugün bir numaralı düşmanı ilan ettiği Recep Tayyip Erdoğan hakkında "Siyasette yeni bir yıldız doğuyor" adında bir yazı yazdı, buna karşın dün babam dediği Aydın Doğan için türlü yolsuzluk dosyaları ortaya çıkardı. Tüm bunlar olurken kafasında bir şimşek çaktı, bu ülkede Kemalizmin yeterince değerlendirilmemiş bir pazardı. Buradan iyi bir rant sağlanabilirdi, geçmişte Fethullah hocanın önünde ellerini kavuşturup saygı içinde oturmuştu ama bu önemli değildi, bu millet balık hafızalıydı. Ayrıca bahanesi de hazırdı; bu konu ille de sorulacak olursa "ben onun gerçek yüzünü o zamanlar bilmiyordum" diyecekti. Böylelikle Kanaltürk'ü kurdu, "Siyasetin yıldızı"na, dincilere sallarken, "biz kaç kişiyiz" diyerek internetle devam etti, oradan aldığı gazla siyasete soyunmaya kalktı ama baktı gazla bir yere kadar, "ben küfemi doldurdum arkadaş" siz mücadeleye devam diyerek, "Kan"alını o değiştiğini sonradan öğrendiği Fethullah Gülen'in adamına sattı. Şimdi hapiste, yargılanmayı bekliyor. Kendisiyle ilgili tek korkum da bu, çünkü elinde büyük bir fırsat var. Büyük ihtimalle suçlamalardan sıyıracak ve kısa zamanda özgürlüğüne kavuşacak(yanlış anlaşılmasın ne kadar sevmesemde kimsenin işlemediği bir suçtan hapis yatmasını istmemem) ve çıkınca mağduru oynayacak. Ezilmedim, yıkılmadım diyerek yine insanlara propaganda yapacak. Umarım Atatürkçü'ler bu adama yine kanarak, bir kere yaptıkları hatayı ikinci defa tekrar etmezler.

Chain Reaction


Ne acıdır ki, Hrant Dink'in öldürüldüğü haberini ilk duyduğumda ne bir şok geçirdim, ne de başka bir şey hissettim, sakın yanlış anlaşılmasın, elbette ülkenin değerli bir insanının katledilişine üzüldüm ve hala olayı nefretle kınamaktayım ama yaşadığım hissizlik duygusunun sebebi, böyle bir olayı bekliyor olmamdandı.


Adeta hedef gösterilmişti Hrant Dink, özellikle yargılandığı 301. madde davası sebebiyle çok tepki almıştı; halbuki dava konusu olan "zehirli türk kanı" sözünü, Ermenilerin biz Türklere olan ön yargılı bakışlarını ifade etmek için kullanmıştı. Orada demek istediği "Ermeniler, iki toplumun kucaklaşabilmesi için sizin de üstünüze düşen görev neredeyse DNA nıza işlemiş olan cani türkler ön yargısından kurtulmanızdır". Bunun neresi Türk'lüğe hakaret anlamak mümkün değildi ama, perşembenin gelişi çarşambadan belli olmuştu. Açık açık hedef gösteriliyordu Hrant Dink, çünkü hepimiz biliyoruz ki, acı ama gerçek, bu ülkede insanlar okumuyor, araştırmıyor, rüzgar nereden eserse o yöne savruluyor. Zehir-kan-türk kelimeleri bir araya getirildimi, cahilleri galeyana getirmek için başka bir şeye ihtiyaç kalmıyordu. Sonuçta ne oldu? Eminim hayatında milliyetçilikle ilgili 9 ışığı dahi okumamış bir cahil tek kurşunla, bu ülkenin yetiştirdiği bir aydının yaşamına son verdi.

Hrant Dink öldü, ama lütfen bu olayın öncesinden başlayıp sonrasında devam eden tabloya bir bakın; önce danıştay baskını, ardından Hrant Dink cinayeti, Ümraniye'de gecekonduda el bombaları bulunması ve Ergenekon davası. Eğri oturup doğru konuşmakta fayda var, açıkçası bu davada yargılanan Kemal Kerinçsiz, Muzaffer Tekin hatta Tuncay Özkan(tam bir yanar döner olduğu için) gibi isimler pek umurumda değiller. Davada esas önemli isimler; Hurşit Tolon ve Şener Eruygur, çünkü bu kişiler zamanında ordunun en üst tepesinde bulunmuş ve kuvvet komutanlığı (jandarma) yapmış saygın isimler.

Derin devlet konusuna aşağıda ayrıca değineceğim, öncelikle kendimize şunu soralım, bu kadar profesyonel olduğu idda edilen "ergenekon" denilen oluşum, bu cinayetleri tabiri caizse "kör gözün parmağına" denilecek nitelikte, kendisini bu kadar kolay ele verebilecek şekilde işler mi? Nedir Ergenkon'a atfedilen bir numaralı suçlama? Hükümete karşı komplo kurmak. Tamam danıştay baskının niteliği bu suçlamayla örtüşmekte, laik yargıçlar, şeriatçı kurşunlara hedef oldu, iktidar bu olaydan yara aldı, peki Hrant Dink cinayeti AKP'ye mi zarar verdi yoksa milliyetçilere, Atatürkçülere ve laiklere mi? Bu olaydan sonra bu kesim sanki kötü bir şeymiş gibi "ulusalcı" olarak nitelendirilmediler mi? Yine bu profesyonellik olayına değinecek olursak; diyelim ki ergenekon danıştay baskınını planladı, peki bu oluşumun lideri olduğu idda edilen kişinin daha önceden fotoğraf çektirdiği birini tetikçi olarak görevlendirmesi, profesyonelliği bıraktım, akla mantığa sığar mı?

Derin devlete gelince; aksini idda eden cahilin önde gidenidir, derin devlet her ülkede var olan bir oluşumdur, dünyanın en ileri demokrasilerinde bile bu böyledir ve siz ne kadar kesip atmaya çalışsanız da orası bir şekilde doldurulur. Tabi bu derin devlet denilen yapılanmayı sadece suikast, darbe, uyuşturucu kaçakçılığı vs. gibi karanlık olaylarlarla açıklamak yanlıştır. Derin devlet ülkesinin stratejik çıkarlarını koruma mekanizması çerçevesinde oluşturulan bir oluşumdur. Evet demokrasiyle bağdaşmaz, yeri geldiğinde halka rağmen halkı korumak gibi bir misyonu vardır, evet bu faşizan bir düşüncedir ama özellikle içinde bulunulan coğrafyada herkesin birbirinin ayağını kaydırmaya çalıştığı ve yere düşen ülkelerin insanlarının bunun sonucunu hayatlarıyla ödediği bir ortamda demokrasinin ne denli yaşama imkanı vardır, bu soru ülkenin aydınları tarafından dürüstçe cevaplanmalıdır ( Aysun Kayacı gibi olacak ama dağdaki çoban oy verirken bu ülkenin stratejik çıkarlarını ne kadar gözetebilir)

Şimdi tüm bunların ışığında Danıştay, Dink ve Ergenekon zincirleme reaksiyonu neden meydana geldi sorusunu sormamız gerekir. Benim aklıma cevap olarak şu geliyor, birileri bizi yaratılacak İran cehennemine sürüklemek istiyor, bunun içinde 500 seneden beri savaşmadığı sınır komşusuyla çatışabilmesi için taşları yerinden oynatmak istiyor. Belki yanılıyorum. Umarım yanılıyorumdur, umarım ergenekon idda edilen gibi sadece kendi çıkarları için üzerine atfedilen eylemleri gerçekleştirmiştir. Çünkü eğer aksi olursa, "haklıyım" diye sevinmenin hiçbir anlamı olmayacak ulusca yaşayacağımız acıların yanında.

23 Aralık 2008 Salı

Öyle Muhalefete Böyle Arıtman


Öyle garip bir siyasi ortama sahibiz ki, muhalefet neyi nasıl gündeme getireceğini şaşırmış durumda. Son olarak CHP milletvekili Arıtman'ın saçmalaması gündeme oturdu( bu zatı zaten bireysel silahlanmaya destek vermesi yüzünden hiç sevmedim). Neymiş, Cumhurbaşkanı Gül özür kampanyasına verdiği destek (aslında destek vermedi, "demokratik hak" dedi) nedeniyle kökü araştırılmalıymış, zira kendisi asıllı Ermeni olabilirmiş. Bu açıklama neresinden bakarsanız bakın, 65 üzeri IQ su olan biri tarafından yapılabilecek bir açıklama değil. "Ermeni olmak suç mu"yu şimdi sormuyorum. Öncelikle bu kadın, "sol" olduğunu idda eden bir partinin milletvekili. Bu dünya üzerinde Nasyonal Sosyalistler dışında, insanların etnik kökenini araştırmaya yönelen başka bir sol akım var mıdır? Bu sözü söyleyen insanı ihraç etmeyen CHP bir daha bu ülkede yaşayan Ermeni, Rum, Yahudi ve Kürtler'den oy isterken yüzü kızarmayacak mıdır?

Ya Gül'e ne demeli? Arıtman'a cevabı "benim ailem müslüman ve Türk'tür". Bu nasıl bir cevaptır? İşte şimdi soruyorum, "Ermeni olmak suç mudur da böyle bir cevap veriliyor". Sen bu ülkenin Cumhurbaşkanısın, böyle bir saçmalığa, bu ülkede yaşayan tüm insanları kucaklayacak bir cevap neden veremiyorsun?
Bu ülkede muhalefet, gerçekten "muhalefet" olsaydı, Hitler'in ruhunu huzura erdirecek türden saçmalıklar yerine, başka meselelerde tepkisi koyar, sesini yükseltirdi. Örnek mi istiyorsunuz. Yukarıdaki resime bakınız. "Şeytan icadı" diyerek 29 Ekim Cunhuriyet Bayramı törenlerinde bir kez dahi smokin giymemiş bir insanın, gelen İngiliz Kraliçesi olunca nasıl da inandıklarını bir kenara bıraktığının resmidir o. Yabancıya olan saygısının, kendi halkından önce geldiğinin de kanıtıdır. O yüzden Bekir Coşkun haklıdır "Gül benim Cumhurbaşkanım değil" derken, ama "CHP de benim muhalefetim değil" diye eklemesi gerekir (Kılıçdaroğlu'nu tenzih ederim).

Herşeyi bitirdi bir tek Ay kaldı


Resim Bobiler.org'tan alınmıştır

Yeter Artık Tweety




Sen Beşiktaş tarihinin görmüş olduğu en kötü Beşiktaşlısın. Çünkü Beşiktaş'lı olmanın ne olduğunu bilmiyorsun. Sportif başarısızlıklara bir yere kadar katlanılabilir ( eğer bir dönem daha kalırsan Sarıyer ya da Zeytinburnun'dan farkımız kalmayacak o ayrı), ama sen bu kulübün felsefesine ihanet ediyorsun. Sen BEŞİKTAŞ başkanısın, nasıl olurda bir adamın annesine ulu orta küfür edersin be adam! Temsil ettiğin makama biraz saygın olsun!Zaten bir insan başarısız olduğunu, kimseler tarafından sevilmediğini bile bile neden o koltukta oturmakta ısrar eder anlamak mümkün değil ya... Ha eğer mesele çarçur edip kendine borç yazdırdığın paralarsa eminim bu ülkedeki bütün Beşiktaş'lılar gücü yettiğince elini cebine atar ve "borcunu" faiziyle öder, döneminde kazandırdığın o iki Fortis kupasını da evine yollar. Yeter ki bizleri daha fazla rezil etme, GİT!

22 Aralık 2008 Pazartesi

Senaristler ve Figüranlar

Kaybedilen maçlardan sonra ağlayanlar, benim için tipik looser olduklarından bu yanlışa düşmemek için çok dikkat ederim. Neticesinde sahada oynanan bir oyundur ve sonuç benim tuttuğum takımın lehine biterse bundan mutluluk duyarım, aksi durumda ise ne kadar üzülsem de, soranlara "altı üstü bir maçtı" derim geçerim. Tüm bunları yazdıktan sonra, hakem maçı sattı, yazıklar olsun falan dersem tükürdüğümü yalamış olurum o yüzden bunlara değinmeyeceğim sadece olaya farklı bir pencereden bakmaya çalışacağım.
Dün gece ki GS-BJK maçının tartışmalı pozisyonları nelerdi?
1. Servet'in golü; evet b.şehir maçında nobre'nin benzer golü sayılmamıştı ama bu tamamen hakemin takdiridir, dolayısıyla itiraz etmek yersiz.
2. Arda'ya yapılan penaltı; karar %100 doğru
3. Lincoln'e yapılan penaltı; şahsi fikrim pozisyonun penaltıyla yakından uzaktan alakası yok
4. Delgado'ya verilen 2. sarı kart; Maçın sonunda Delgado'ya sordular ne dedin ve nece söyledin diye. Hepmizin tahimn ettiği gibi adam; Bana kaç defa faul yapıyorlar ses çıkarmıyorsun, ben bir defa yapınca sarı kart gösteriyorsun dedim ve bunu ingilizce söyledim" dedi. Yukarıda ki fotoğrafı özellikle koydum. Dikkat ederseniz maçın hakeminin formasının göğüsünde nal büyüklüğünde FİFA kokartı var. FİFA kokartına sahip olabilmek için ingilizce bilme şartı aranıyor. Dolayısıyla bu durumda ya Cüneyt Çakır'a bu kokart hak etmediği halde verilmiş, ya da Cüneyt Çakır, efendiliğini taraflı tarafsız herkesin kabul ettiği Delgado'yu maç henüz kopmamışken bilerek haksız yere atmış.
Burada benim itiraz ettiğim Beşiktaş'ın kaybettiği puan değil. Doğruya doğru, geçmişte Beşiktaş'ta bir çok kere haksız kararlar neticesinde puanlar aldı. İtirazım ligin sonucunun sahada değil, masa başında belirlenmesi. Sezon başından beri fırtına gibi esen Trabzon'a bakın, 3 hafta üst üste hakem hatalarıyla puan kaybettiler, Beşiktaş öyle, yarın Sivas'a da kıyılacak, bugün bunları dile getirenlere gülüp geçen Fenerbahçe ve Galatasaray'a da ileri ki sezonlarda kıyılacak. Çünkü bu ülkede futbol içinde bir çok illegal unsur barındırıyor ve bu hatalardan birileri fena halde nemalanıyor. Sırf bahis olarak düşünmeyin bunu, mesela başarısız bir takımın değiştirdiği teknik direktörlerden, aldığı oyunculardan alınan komisyonları düşünün, yıllık 1 milyar doların döndüğü bir ekonomiden bahsediyoruz. Bunların önü kesilmediği, şeffaflığın oluşmadığı sürece, insanların ağzına bir parmak bal çalınıp, yazılan senaryolar oynanmaya devam edilecek ve bu futbolu gerçekten yok olma noktsına gelecek, çünkü futbol insanların kendilerini ifade ettiklerine inandıkları takımların sahadaki mücadelesinden kişisel pay çıkartarak popüler hale getirdikleri bir oyun. Sahadaki mücadelenin dışına çıkıldığı an oyunu popüler hale bu ruhu öldürmüş oluyorsunuz.
Küçükken sonunu bilmemize rağmen izlediğimiz film , mutssuz sonla bittiğinde hüzünlenir ağlardık.O zaman annemiz ya da babamız yanımıza "ağlama oğlum bu sadece bir filmdi gerçek değildi" derdi... Buradaki tek fark bizi bu şekilde teselli edecek biri olmaması... halbuki tam da bu söz durumu net olarak anlatabilecekken.

20 Aralık 2008 Cumartesi

Meğer ip çoktan çekilmiş


Hep kendime şu soruyu sorar dururdum, hakkında bin türlü yolsuzluk iddaları olan biri Türkiye'nin başkentinde 15 yıl belediye başkanlığı yaparken, nasıl olur da yargılanmaz, medya bu iddaları nasıl gündeme getirmez diye. Bugün ortaya çıkan fatura olayı ile bu sorularıma cevap buldum, o da şu İ.Melih Gökçeğin ipi en az 2 yıl öncesinden Erdoğan tarafından çekildi ancak uygun ortamın oluşması beklendi.

Kemal Kılıçdaroğlu'nu takdir etmemek mümkün değil; kendisi cesur ve ahlaklı bir politikacı, ancak gündeme getirdiği doğalgazla ilgili konular, geçmişi 10 seneye dayanan, Ankara'da herkesin bildiği, dile getirdiği (özellikle 300 dolarlık sayaç kazığı) ama ne hikmetse bugüne dek medyada yankı bulmayan konulardı. Nitekim, Kılıçdaroğlu aynı konularla ilgili çok önceleri mecliste soru önergesi vermesine rağmen, medyadan kimse konunun üzerine gitmemişti. Ama ne oldu, tam da aday belirleme süreci sırasında Gökçek'le ilgili ardı ardına bu iddalar gündeme getirildi. Hadi diyelim ki bu bir tesadüf, medyanın üzerine biri sihirli değnekle dokundu ve bugüne kadar dokunmadıkları Gökçeğin ne olduğunu anlayıp üzerine gitmeye başladılar, bunun üzerine önce AKP anketi (Gökçeğin AKP'ye oy kaybettirdiği sonucu çıkan) yayınlandı, sonrasında da Gökçeğin, kendini rezil edip, siyasi harakiri yaptığı program yapıldı. Peki şu 358 miyarlık faturaya ne demeli?
Bugün ortaya çıktı ki Gökçek, "Tayyibin önünü bir tek ben keserim, araştırma yaptırdım oyum %22" dediği zamanlarda, şu anda Ergenekon davasından sanık olarak tutuklu bulunan bir şahısa AKP ve Tayyip Erdoğan'ın zayıflıkları ve bunlara karşı geliştirilebilecek stratejilerle ilgili bir araştırma yaptırmış ve karşılığında 358 milyarlık fatura kesilmiş. Dahası söz konusu fatura Ergenekon davası iddanamesi içerisinden çıkmış. Başbakanın "ben ergenekonun savcısıyım" dediği bir ortamda bu belgeden haberi olmaması mümkün müdür? Bence değildir. Peki Gökçek'le arası hiçbir zaman iyi olmayan Erdoğan neden bu şekilde davranmış olabilir?
Kişisel fikrim şu, Gökçek yaptıklarıyla artık AKP için taşınamaz bir yük olmuştu, ancak Gökçek görevdeyken yolsuzluk soruşturmasından içeri girseydi bu halk nezdinde AKP için oldukça kötü bir imaj oluşturacaktı(hatırlayınız İSKİ-SHP). Ankara'da kişisel oy potansiyeli yüksek bu şahısla seçimlere 2 yıl kala da köprüleri atmak da olmazdı, çünkü bu durumda Gökçek gibi bir kurnaz mutlaka sığınacak bir liman bulacak ya da en kötüsü seçimlere bağımsız aday olarak girecek ve bu durum Ankara'nın AKP'nin elinden gitmesiyle sonuçlanacaktı. Bunları öngören Erdoğan, ne kadar kendisinden hazzetmesem de, son derece akıllı bir manevrayla, Kılıçdaroğlu'nun popülaritesine tavan yaptırmayı ve CHP'ye 3 puanlık bir artış sağlamayı göze alarak, tam seçimler öncesinde düğmeye bastı ve planı tuttu.Şu anda İ.Melih Gökçek hiçbir partiden aday olamaz, bağımsız aday olmak içinse zaman kalmadı, çünkü seçmenlerin "yedirilip içirilmesi" için yeterli zaman yok. Neticede AKP Ankara'da, MHP adayı Mansur Yavaş'tan başka bir de Gökçeğin oylarını bölmesini tehlikesini bertaraf etmiş oldu. Kılıçdaroğlu derseniz, kendisi önünde saygıyla eğilmesi gerekilen bir kişi, ancak Baykal'ın bulunduğu bir ortamda CHP'ye lider olması imkansız, dahası medya isterse kendisini iki ay haber yapmaz ve bu halk onu da unutur. Benim öngörüm bu olsa da; sonuç olarak çok mutluyum, Gökçek istediği kadar mağduru oynasın, ya da balon patlatsın nafile(bu arada o balonları tam patlatırken yüzünün aldığı ifadeye dikkat etmenizi öneririm, o zaman daha iyi anlaşılıyor, adamın neden onlarca korumayla gezdiği, 4.1 lik deprem üzerine 14. kattaki evinden taşındığı). Ankara'nın üzerine çöken 15 yıllık kabustan kurtuluyoruz. Gönül isterdi ki halk Gökçeği sandığa gömsün ve bizim yüreğimizin yağları daha bir erisin, ama malesef bu mümkün değildi. Şimdi tek dileğim AKP'nin, Karayalçın ve Mansur Yavaş saygınlığında bir aday çıkarması. Daha öncede söyledim benim oyum Karayalçın'a, ancak seçimi AKP kazanacaksa, en azından bir zamanlar güzel olan bu şehri yönetecek insanın, bizlere layık biri olması gerekir.
p.s. son aldığım duyumlara göre AKP ted okulları başkanı Serdar Pehlivanoğlu'na Büyükşehir adaylığı teklifi götürmüş ama Pehlivanoğlu bunu reddetmiş.