16 Şubat 2009 Pazartesi

Rihanna'ya uzanan eller kırılsın!

İ.Melih'in Yapamadıkları





Yukarıda ki muazzam projeler İ.Melih Gökçeğin kendi internet istesinden alınmıştır. Ne yazık ki ileride 10.000 lerce yıl insanlığa tarihi ve kültürel bir hazine olarak aktarılacak eserler statükocu CHP lilerce açılan davalarla engellenmiş bulunmakta. Yazıklar olsun beeeeee!
Bu arada kişisel favorim uçak otel. İ. Melih Gökçek daha önceleri Ulusta yapılması düşünülen bu otelin tepesinde sponsor firmanın(airbus ya da boeing olacaktı herhalde) birebir boyuttaki uçak maketinin içinde döner satılacağını açıklamıştı. Düşünsenize sevgilinizin elinden tutmuş Ulusa gelmişsiniz. 150 metre yukarıda Airbus 340ın içinde elinizde soğanlı dönerinizle aşağıda çinçin bağları, bent deresi genelevi, cebeci mezarlığını içeren muazzam Ankara manzarasının verdiği cesaretle sevdiceğinizin dudaklarına masum bir öpücük kondurduktan sonra ülker içim ayranınızdan bir yudum alarak mutlu yarınlara yelken açmışsınız... Ah... ah... Gökçek sen o muhafazakar kimliğinin altında ne de uslanmaz çılgın bir romantikmişin meğer!

Musevi çıkmış

Yıllardır aynı armoni üzerine inşaa ettiği ve ne yazık ki canım ülkemde çok tutan 5. sınıf şarkılarla meşhur olan, oluşturmaya çalıştığı ağır başlı, yüksek zevklerin adamı yaldızlı imajının altında buram buram samimiyetsizlik ve avamlık yatan Serdar Ortaç'ın "İsrail Düşmanlığını" ranta çevirmeye çalışmak için kız arkadaşından ayrılış sebebiyle ilgili yumurtladığı son bomba(Adam haklı esasında ne de olsa popüler kültür kralı kendisi)
Sevgili Serdar, sen bu kızla o kadar süre çıkarken İsrail'lilerin toteme mi taptığını sanıyordun?(Hani o ben her şeyi bilirim edasıyla kemik gözlüklerle verdiğin pozlara "binaen" soruyorum bunu)
Bakalım parçaların Powertürk çalmadığı zaman Cem Hakko'ya gidip nasıl yala... pardon anlatacaksın yanlış falan anlaşıldığını.

Köpek var köpek var

Siyasi ahlakın ve dolayısıyla üslubun bu kadar yerlerde süründüğü bir "muasır medeniyeti hedefleyen" bir ülke daha var mıdır gerçekten merak ediyorum.
Yaptığı tüm konuşmalarda hedefini AB üyeliği olarak açıklayan bir başbakanın, kendini eleştirenlere karşılık olarak köpek sahibi olma eleştirisi yapması bunun en açık göstergesi. Bu eleştiriyle bir çok noktadan vurup mesaj verdiğini sanıyor başbakan. Öncelikle ülkedeki alt kültürde yerleşik olan "hayvan olan eve melek girmez" hurafesiyle, insanların gözünde Coşkun ve onun gibi düşünenleri islam karşıtı imasında bulunmak. İkincisi "bir tek köpeklerini severler" diyerek ucu açık mesajlar vermek ve üçüncüsü bu tip insanları elitist olarak nitelendirip toplumun gerçeklerinden ne kadar uzakta olduklarını ima etmek.
Bekir Coşkun'unun köpeğini hiç görmedim ama benim de bir köpeğim var. Adı Goldie, çok yaşlı ve büyük ihtimalle yazı göremeyecek(16 yaşında). Başbakana köpeklerle ilgili bilgi vermek için bunları yazıyorum. Benim Goldie'm karakterli bir köpektir. Her "gel" dediğimde gelmez, "otur" dediğimde oturmaz, her arkadaşımı sevmez, yeri gelir onu kızdırdığımda bana havlar ama buna karşın evini canı pahasına korur, mahallede aynı sırada ki 10 evin 8 ine hırsız girmişken benim evim kalan 2 evden biridir, maydanoz dışında ne yemek verirsen vereyim sesini çıkarmaz yer, gözü toktur, arsızlık etmez, mutfakta pişen yemeğe bulaşmaz.
Demek istediğim şudur benim Goldie, birilerinin yanında tuttuğu birilerinden çok daha iyi bir köpektir.

Bu ne lan?!!!

Adı hoptek midir yoksa kolbastı mı artık ne naneyse... Bu tepinmeyle "bizim kültürümüz" diye övünenlere çok afedersiniz ama "senin kültürüne sıçıyım" demek istiyorum. Hayır yapılan işe bakıyorum, ne tepişenler arasında bir ayak senkronizasyonu, ne de her yörenin halk oyunlarında hareketlerle anlatılmak istenen bir hikaye var. Toplumsal baskıdan hiç bir kızla el ele dolaşamamış, bu yüzden sosyalleşemeyip gün boyu internet cafelerde porno izleyen, ama ramazanda oruç tutan, siyasi görüşü altı tamamen boş muhafazakar milliyetçi, buna mukabil saçlarının önleri ve arkaları jöleyle kabartılıp yanları iyice aşağı bastıran, terden gömlekleri vücuduna yapışmış leş kokan lümpen bebelerin tekno ritimlerle içine edilmiş karadeniz ezgileri eşliğinde kendinden geçmelerini "bu bizim kültürümüz" diye sunulmasını kabul edemiyorum. Bir de çok matah bir şeymiş gibi paylaşılamama durumu var bu ameleliğin. Giresuncular-Trabzoncular çekişmesi bir nevi 90 lardaki east coast-west coast çekişmesine dönmüş durumda.(umarım notorious b.i.g ve tupac olayları yaşanmaz)
Gençler enerjinizi kanalize edecek başka aktivite mi kalmadı allahaşkına! Gidin spor yapın, gezin tozun, aksi takdirde yaşlandığınızda çocuğunuz sizin kolbastı yaparken çekilmiş videolarınızı görüp sizinle dalga geçtiğinde kafanızı duvarlara vurursunuz, "ben gençliğimi ne kadar aptalca işler yaparak heba etmişim" diye.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Madalyonun Öteki Yüzü

Dünyanın gidişatı malum. Yaşam alanları azalırken buna bağlı zorluklar gün geçtikçe artmakta. Elbette her soruna bir çözüm getirilmesi için projeler üretmekten daha doğal bir şey olamaz. Dünyayı daha yaşanılır bir yer haline getirmek hepimizin çabası olmalı ve bunlara çözüm getirenleri de sonuna kadar desteklemeliyiz, yeter ki bu projelerden birileri "sebepsiz zenginleşme"sin.

92 yılında imzalanan Kyoto protokolü de bu çalışmaların başında geliyor. Neticede tüm dünya ülkelerinin ortak katılımıyla oluşturulan bir proje Kyoto protokolü. Hedefi belli ;küresel ısınmaya neden olan karbon gazınınn salınımını azaltmak. Bunun için de ülkeleri "gelişmiş" ve "gelişmekte olan" olmak üzere ikiye ayırarak belirli yaptırımlara zorluyorlar. 2012 den itibaren içinde Türkiye'nin de bulunduğu "Gelişmiş" sınıfında ki ülkelere 1990 yılında atmosfere saldıkları gaz miktarı baz alınarak o yıl ki gazın %5inden daha az salınım yapma zorunluluğuna tabi olacaklar. "Gelişmekte olan" sınıfındaki ülkelere ise çeşitli miktarlarda gaz salınım kotası verilecek. Böylelikle bu ülkeler üretimlerini gerçekleştirmede sıkıntı çekmeyecekler(di).

Buraya kadar her şey kulağa hoş geliyor, ama madalyonun bir de öteki yüzü var. Kyoto imzalandıktan sonra G7 ülkeleri Hollanda ve İspanya'yı da yanlarına alarak Londra'da Karbon sertifikası borsasını kurdu. Peki bu ne demekti? Diyelim siz Türkiye olarak 1990 yılında 500.000 ton karbon salınımı yaptınız. Normalde 2012 de %5 azalmaya gitmeniz lazımdı, ama üretiminizden fedakarlık edemediniz(ne de olsa 20 yılda nüfus arttı) ve 495.000 ton yerine 525.000 ton gaz saldınız. İşte aradaki 30.000 ton gaz farkı için Londra'dan 30.000 tonluk karbon gaz sertifikası almanız gerekiyor.

Peki bu borsayı kuran ülkeler ne yaptı biliyor musunuz? "gelişmekte olan" ülkeler sınıfına giren ülkelerden kendilerine ayrılmış olan kotaları o tarihte satın aldı. 1992 yılında tonu 2 euro olan sertifika şu anda 18 euro. Toplam piyasa değeri 74 milyar euro ve Barclay's banka göre 2020 ye kadar bu rakam 3 trilyon euroya kadar çıkacak.

Şimdi ne olacak? "Gelişmekte olan" sınıfındaki ülkelerin çoğu zamanında üretim yapmak için kendilerine verilen kotaları hem çok ucuza satıp zarar etmiş oldu, ileride üretim yaptıklarında atmosfere saldıkları gaz için, kotaları kalmadığından, yeni ve çok daha pahalıya sertifika almak zorunda kalacaklar. Bunu alacak paraları olmadığı için de üretim yapamayacaklar ve zaten fakir ve aç olan halkları iyice perişan olacak.

Bunun yanında bizim gibi ülkeler ise böyle bir şeyi göze alamadıkları için bu sertifikaya muhtaç olacak ve bunu karşılayabilmek halktan ekstra vergiler alacak. Çok yakında kullandığımız benzinden, tükettiğimiz doğalgaza, yaktığımız kömüre kadar kişisel olarak vergilendirilmeye hazırlıklı olmalıyız (sahi neden benzin alırken plakayı işletiyoruz?)

Bu arada mesela sen Çin ya da Hindistan devletiysen elindeki hisseyi de 18 euradan satamıyorsun. Çünkü senin insanın bir Amerikalı kadar değerli olmadığı için saldığın gazın kendi insanına verdiği zarar da o kadar önemli olarak adledilmiyor(nasılsa ölüyorlar mantığı).

Biz böyle sürünürken, dünyadaki kirliliğin esas sorumlusu (en çok üretim onlarda) G7ler ise önceden satın aldıkları kotalarla hem ellerinde değerlenmiş hisselerle karlarına kar katacak, hem de üretimlerinden fedakarlık yapmak zorunda kalmayacak. Dolayısıyla salınan karbon gazında bir değişim olmayacak ama birileri iyice batarken, birileri de iyice çıkacak.

Öngörülen bu anlaşmanın uygulanması halinde sıcaklığı 0.2 santigrat düşmesi planlanıyor, ki bu çok küçük bir rakam(Kutuplardaki erimeyi durduramıyor). Bir de uzun zamandır insanlara dünya 6 derece ısınırsa yaşam yok olacak korkusu aşılanıyor. Deniliyor ki bu şekilde petrol bazlı ürünler dolayısıyla atmosfere karbon salınımı devam ederse 100 yıl içinde ortalama sıcaklık 5 derece artacak. Ama kimse şunu eklemiyor, sürekli artan nüfusla beraber dünyadaki petrol rezervleri kaç sene daha yetecek? 30 yıl? 40 yıl? Eğer öyleyse 100 yıllık bir öngörü yapmak insanları aldatmak olmuyor mu?

Sağlıklı bir çevrede yaşamak her bireyin hakkı. Güneş, rüzgar, okyanuz dalgaları enerjisi ve en önemlisi dünyanın kendi iç ısısından faydalanmaya yönelik çalışmalar dünyanın temiz enerji ihtiyacına çare olabilecek unsurlar. Ama nasıl bir düzende yaşıyorsak, bunlar gözardı edilip insanların ihtiyaçları bir rant kapısı haline dönüştürülebiliyor. Hem de muasır medeniyet seviyesine erişmiş ülkelerce.

3 Şubat 2009 Salı

Eeee Değişen Ne?

Sayın Başbakanın tüm dünya önünde azarlayıp rezil ettiği İsrail bugün yine Gazze'yi bombaladı. Ama olsun benim çocukları sokakta mendil satan, sabahın köründe halk ekmek kuyruğuna giren, gecekonduda oturup kömür yardımıyla ısınan, kendisinin ve çocuklarının içinde bulunduğu koşullar hiç bir zaman düzelmeyecek olan halkım çok mutlu "nasıl da postayı koydu bizim başbakan Peres'e" diye... İnsanlar ne kadar kolay mutlu olabiliyor değil mi...