23 Aralık 2008 Salı

Yeter Artık Tweety




Sen Beşiktaş tarihinin görmüş olduğu en kötü Beşiktaşlısın. Çünkü Beşiktaş'lı olmanın ne olduğunu bilmiyorsun. Sportif başarısızlıklara bir yere kadar katlanılabilir ( eğer bir dönem daha kalırsan Sarıyer ya da Zeytinburnun'dan farkımız kalmayacak o ayrı), ama sen bu kulübün felsefesine ihanet ediyorsun. Sen BEŞİKTAŞ başkanısın, nasıl olurda bir adamın annesine ulu orta küfür edersin be adam! Temsil ettiğin makama biraz saygın olsun!Zaten bir insan başarısız olduğunu, kimseler tarafından sevilmediğini bile bile neden o koltukta oturmakta ısrar eder anlamak mümkün değil ya... Ha eğer mesele çarçur edip kendine borç yazdırdığın paralarsa eminim bu ülkedeki bütün Beşiktaş'lılar gücü yettiğince elini cebine atar ve "borcunu" faiziyle öder, döneminde kazandırdığın o iki Fortis kupasını da evine yollar. Yeter ki bizleri daha fazla rezil etme, GİT!

22 Aralık 2008 Pazartesi

Senaristler ve Figüranlar

Kaybedilen maçlardan sonra ağlayanlar, benim için tipik looser olduklarından bu yanlışa düşmemek için çok dikkat ederim. Neticesinde sahada oynanan bir oyundur ve sonuç benim tuttuğum takımın lehine biterse bundan mutluluk duyarım, aksi durumda ise ne kadar üzülsem de, soranlara "altı üstü bir maçtı" derim geçerim. Tüm bunları yazdıktan sonra, hakem maçı sattı, yazıklar olsun falan dersem tükürdüğümü yalamış olurum o yüzden bunlara değinmeyeceğim sadece olaya farklı bir pencereden bakmaya çalışacağım.
Dün gece ki GS-BJK maçının tartışmalı pozisyonları nelerdi?
1. Servet'in golü; evet b.şehir maçında nobre'nin benzer golü sayılmamıştı ama bu tamamen hakemin takdiridir, dolayısıyla itiraz etmek yersiz.
2. Arda'ya yapılan penaltı; karar %100 doğru
3. Lincoln'e yapılan penaltı; şahsi fikrim pozisyonun penaltıyla yakından uzaktan alakası yok
4. Delgado'ya verilen 2. sarı kart; Maçın sonunda Delgado'ya sordular ne dedin ve nece söyledin diye. Hepmizin tahimn ettiği gibi adam; Bana kaç defa faul yapıyorlar ses çıkarmıyorsun, ben bir defa yapınca sarı kart gösteriyorsun dedim ve bunu ingilizce söyledim" dedi. Yukarıda ki fotoğrafı özellikle koydum. Dikkat ederseniz maçın hakeminin formasının göğüsünde nal büyüklüğünde FİFA kokartı var. FİFA kokartına sahip olabilmek için ingilizce bilme şartı aranıyor. Dolayısıyla bu durumda ya Cüneyt Çakır'a bu kokart hak etmediği halde verilmiş, ya da Cüneyt Çakır, efendiliğini taraflı tarafsız herkesin kabul ettiği Delgado'yu maç henüz kopmamışken bilerek haksız yere atmış.
Burada benim itiraz ettiğim Beşiktaş'ın kaybettiği puan değil. Doğruya doğru, geçmişte Beşiktaş'ta bir çok kere haksız kararlar neticesinde puanlar aldı. İtirazım ligin sonucunun sahada değil, masa başında belirlenmesi. Sezon başından beri fırtına gibi esen Trabzon'a bakın, 3 hafta üst üste hakem hatalarıyla puan kaybettiler, Beşiktaş öyle, yarın Sivas'a da kıyılacak, bugün bunları dile getirenlere gülüp geçen Fenerbahçe ve Galatasaray'a da ileri ki sezonlarda kıyılacak. Çünkü bu ülkede futbol içinde bir çok illegal unsur barındırıyor ve bu hatalardan birileri fena halde nemalanıyor. Sırf bahis olarak düşünmeyin bunu, mesela başarısız bir takımın değiştirdiği teknik direktörlerden, aldığı oyunculardan alınan komisyonları düşünün, yıllık 1 milyar doların döndüğü bir ekonomiden bahsediyoruz. Bunların önü kesilmediği, şeffaflığın oluşmadığı sürece, insanların ağzına bir parmak bal çalınıp, yazılan senaryolar oynanmaya devam edilecek ve bu futbolu gerçekten yok olma noktsına gelecek, çünkü futbol insanların kendilerini ifade ettiklerine inandıkları takımların sahadaki mücadelesinden kişisel pay çıkartarak popüler hale getirdikleri bir oyun. Sahadaki mücadelenin dışına çıkıldığı an oyunu popüler hale bu ruhu öldürmüş oluyorsunuz.
Küçükken sonunu bilmemize rağmen izlediğimiz film , mutssuz sonla bittiğinde hüzünlenir ağlardık.O zaman annemiz ya da babamız yanımıza "ağlama oğlum bu sadece bir filmdi gerçek değildi" derdi... Buradaki tek fark bizi bu şekilde teselli edecek biri olmaması... halbuki tam da bu söz durumu net olarak anlatabilecekken.

20 Aralık 2008 Cumartesi

Meğer ip çoktan çekilmiş


Hep kendime şu soruyu sorar dururdum, hakkında bin türlü yolsuzluk iddaları olan biri Türkiye'nin başkentinde 15 yıl belediye başkanlığı yaparken, nasıl olur da yargılanmaz, medya bu iddaları nasıl gündeme getirmez diye. Bugün ortaya çıkan fatura olayı ile bu sorularıma cevap buldum, o da şu İ.Melih Gökçeğin ipi en az 2 yıl öncesinden Erdoğan tarafından çekildi ancak uygun ortamın oluşması beklendi.

Kemal Kılıçdaroğlu'nu takdir etmemek mümkün değil; kendisi cesur ve ahlaklı bir politikacı, ancak gündeme getirdiği doğalgazla ilgili konular, geçmişi 10 seneye dayanan, Ankara'da herkesin bildiği, dile getirdiği (özellikle 300 dolarlık sayaç kazığı) ama ne hikmetse bugüne dek medyada yankı bulmayan konulardı. Nitekim, Kılıçdaroğlu aynı konularla ilgili çok önceleri mecliste soru önergesi vermesine rağmen, medyadan kimse konunun üzerine gitmemişti. Ama ne oldu, tam da aday belirleme süreci sırasında Gökçek'le ilgili ardı ardına bu iddalar gündeme getirildi. Hadi diyelim ki bu bir tesadüf, medyanın üzerine biri sihirli değnekle dokundu ve bugüne kadar dokunmadıkları Gökçeğin ne olduğunu anlayıp üzerine gitmeye başladılar, bunun üzerine önce AKP anketi (Gökçeğin AKP'ye oy kaybettirdiği sonucu çıkan) yayınlandı, sonrasında da Gökçeğin, kendini rezil edip, siyasi harakiri yaptığı program yapıldı. Peki şu 358 miyarlık faturaya ne demeli?
Bugün ortaya çıktı ki Gökçek, "Tayyibin önünü bir tek ben keserim, araştırma yaptırdım oyum %22" dediği zamanlarda, şu anda Ergenekon davasından sanık olarak tutuklu bulunan bir şahısa AKP ve Tayyip Erdoğan'ın zayıflıkları ve bunlara karşı geliştirilebilecek stratejilerle ilgili bir araştırma yaptırmış ve karşılığında 358 milyarlık fatura kesilmiş. Dahası söz konusu fatura Ergenekon davası iddanamesi içerisinden çıkmış. Başbakanın "ben ergenekonun savcısıyım" dediği bir ortamda bu belgeden haberi olmaması mümkün müdür? Bence değildir. Peki Gökçek'le arası hiçbir zaman iyi olmayan Erdoğan neden bu şekilde davranmış olabilir?
Kişisel fikrim şu, Gökçek yaptıklarıyla artık AKP için taşınamaz bir yük olmuştu, ancak Gökçek görevdeyken yolsuzluk soruşturmasından içeri girseydi bu halk nezdinde AKP için oldukça kötü bir imaj oluşturacaktı(hatırlayınız İSKİ-SHP). Ankara'da kişisel oy potansiyeli yüksek bu şahısla seçimlere 2 yıl kala da köprüleri atmak da olmazdı, çünkü bu durumda Gökçek gibi bir kurnaz mutlaka sığınacak bir liman bulacak ya da en kötüsü seçimlere bağımsız aday olarak girecek ve bu durum Ankara'nın AKP'nin elinden gitmesiyle sonuçlanacaktı. Bunları öngören Erdoğan, ne kadar kendisinden hazzetmesem de, son derece akıllı bir manevrayla, Kılıçdaroğlu'nun popülaritesine tavan yaptırmayı ve CHP'ye 3 puanlık bir artış sağlamayı göze alarak, tam seçimler öncesinde düğmeye bastı ve planı tuttu.Şu anda İ.Melih Gökçek hiçbir partiden aday olamaz, bağımsız aday olmak içinse zaman kalmadı, çünkü seçmenlerin "yedirilip içirilmesi" için yeterli zaman yok. Neticede AKP Ankara'da, MHP adayı Mansur Yavaş'tan başka bir de Gökçeğin oylarını bölmesini tehlikesini bertaraf etmiş oldu. Kılıçdaroğlu derseniz, kendisi önünde saygıyla eğilmesi gerekilen bir kişi, ancak Baykal'ın bulunduğu bir ortamda CHP'ye lider olması imkansız, dahası medya isterse kendisini iki ay haber yapmaz ve bu halk onu da unutur. Benim öngörüm bu olsa da; sonuç olarak çok mutluyum, Gökçek istediği kadar mağduru oynasın, ya da balon patlatsın nafile(bu arada o balonları tam patlatırken yüzünün aldığı ifadeye dikkat etmenizi öneririm, o zaman daha iyi anlaşılıyor, adamın neden onlarca korumayla gezdiği, 4.1 lik deprem üzerine 14. kattaki evinden taşındığı). Ankara'nın üzerine çöken 15 yıllık kabustan kurtuluyoruz. Gönül isterdi ki halk Gökçeği sandığa gömsün ve bizim yüreğimizin yağları daha bir erisin, ama malesef bu mümkün değildi. Şimdi tek dileğim AKP'nin, Karayalçın ve Mansur Yavaş saygınlığında bir aday çıkarması. Daha öncede söyledim benim oyum Karayalçın'a, ancak seçimi AKP kazanacaksa, en azından bir zamanlar güzel olan bu şehri yönetecek insanın, bizlere layık biri olması gerekir.
p.s. son aldığım duyumlara göre AKP ted okulları başkanı Serdar Pehlivanoğlu'na Büyükşehir adaylığı teklifi götürmüş ama Pehlivanoğlu bunu reddetmiş.


17 Aralık 2008 Çarşamba

Time out!



Holy Valace ve Hadise. Tıpkı Portman, Knightly, Belluci üçlüsü gibi. Onlara three sisters demiştim, bunlar da "süt kardeşler" olsun:)

16 Aralık 2008 Salı

Yurt dışındaki Ermeniler

Aydınlarımız ülkedeki aşırı fanatik akımlardan şikayetçi, haksız da değiller. Lümpenlerin ne milliyetçiliğinden, ne solculuğundan hayır gelmediğini görmek zor değil. Ermeni meselesinde de bir fanatiklik söz konusu olduğunu alttaki yazımda da belirttim, bunu da eleştirdim. Çünkü soykırımı reddetmek ayrı bir şey, Hrant Dink gibi bu ülkenin yetiştirdiği pırıl pırıl bir insan katledildiğinde buna tepki olarak "hepimiz ermeniyiz" demeyi eleştirmek ayrı bir şey. Ben "ermeni soykırımını" reddeden bir insan olarak, hayatında kimseyi incitmemiş bir insanın(ki Hrant Dink ayrı bir "case study"'dir ve boş bir zamanımda kendisini ayrı olarak ele alacağım)sadece savunduğu fikirler dolayısıyla katledilmesi karşısında "hepimiz ermeniyiz" sloganını destekleyen biriyim ve benim gibi bu ülkede bu fikri destekleyen büyük bir kitle olduğu inancına sahibim.
Peki ben ve benim gibi bu ülkede yaşayan bir çok kişi böyleyken yurtdışında yaşayan ermenilerde Türklere ne gözle bakıyor? Sadece yaşadığım bir olayı aktarmak istiyorum.
Sene 2000, Maryland'den New York'a giderken otobüste yanıma bir hintli oturuyor. İki hoş beşten sonra bana ermeni meselesini açıyor. Çocuğun bana sorduğu sorulardan, olaylarla ilgili baya bir bilgisi olduğunu gördüm. Bildiklerini nereden öğrendiğimi sorduğumda yakın bir arkadaşının bir ermeni olduğunu söyledi. Sonra bana, benim gibi bir Türkle tanıştığına çok şaşırdığını, zira arkadaşının bahsettiği Türklerin tam bir cani olduğunu anlattı(burada dikkat; amerikada türkler, avrupadaki gibi kötü üne sahip değildir). Hatta bir keresinde ermeni arkadaşının ailesiyle gittikleri bir restorantta, yemekleri getiren garsonun Türk olduğunu öğrendikten sonra hiçbirşeye dokunmadan mekanı terkettiklerini neden olarakta ermeni arkadaşının babasının(adam tıp doktoru, öyle cahil cüheyla takımından değil), "o pis türk yemeğimize kesin zehirli bir şeyler atmıştır" dediğini söyledi. Ona bunun tek bir kişi mi olduğunu yoksa tanıdığı diğer ermenilerin de aynı şekilde düşünüp düşünmediğini sordum. Bana cevabı şu oldu; okuduğum okuldaki(çocuk Gergetown'da okuyordu) ermenilerin hepsi sizler için bu şekilde düşünüyor.
Ben işte bu yüzden ülkenin bir kısım aydınına kızıyorum. Onlar da diasporanın bize bakışının farkında, özür dilemenin sorunları çözmeyeceğini, sadece ilerde bu özür olayını diasporanın T.C. ye karşı elinde koz olarak tutacağını biliyor ve yine de "lades" diyor.

Artin Penik'ten kimler özür dileyecek?


Amacım ucuz milliyetçilik değil, sadece toplumun ermeni sorunu hakkında bilinçlendirilmemesini kınamak. Bırakın millet öğrensin geçmişte neler olduğunu; kendi öz eleştirimizi yapalım, nerelerde, ne gibi hatalar yaptığımızı tartışalım ki, en azından "genocid"cilerle karşılaştığımız zaman savunabilecek bir iki tezimiz olsun. Ama nedense ısrarla bu konu tartışılmıyor, sadece "soykırım" dendiği zaman "ermeni yalanı" denilerek geçiştiriliyor. Daha kötüsü ülkedeki ermenilere yönelik haksız karalamaların önüne geçilemiyor. Bu ülkede Artin Penik gibi ASALA terörünü protesto etmek için kendini Taksim meydanında yakan bir Ermenin varlığını acaba yeni nesilden kaç kişi biliyor?

15 Aralık 2008 Pazartesi

Özür dilemek...

Neyin ne olduğu anlatılmadan, toplum aydınlatılmadan bir özür kampanyasıdır gidiyor. Madem geçmişle hesaplaşma yapılıyor; neden hamidiye ordularından bahsedilmiyor? sadık tebanın bir anda hain tebaya dönüşmesindeki etkenler tartışılmıyor? aynı tarihlerde osmanlı benzeri imparatorluk yapısına sahip devletlerin benzer isyanlara gösterdikleri reaksiyonlar anlatılmıyor? Birleşmiş Milletlerin soykırım tanımı, yaşananlarla ne kadar örtüşüyor? "Aydın" olduğunu idda edenler neden soykırımı tanımakla her şeyin hallolacağını zannediyor? Yoksa tazminat ve toprak tartışmaları, tanımanın arkasında mı bekletiliyor? Ve en önemlisi neden "ben" özür diliyorum? "Ben" ne yaptım bu insanlara da geçmişte yaşananların sorumluluğunu omuzlarımda hissetmek zorunda bırakılıyorum? Neden?
Eğer mesele geçmişle yüzleşmekse; bilinmeli ki hiçbir aklı başında Türk 90 yıl önce yaşananlarla gurur duymaz. Çünkü karşılıklı büyük acılar yaşanmıştır, katliamlar yapılmıştır. Keşke olmasa deme imkanımız vardır ama olanı değiştirme şansımız yoktur, Marx'ın da dediği gibi "tarihte olan her şey öyle olması gerektiği için ve başka türlü olamayacağı için olmuştur", insanlık tarihine geçmişte olduğu gibi bugün de kara lekeler sürülmektedir, yarın da sürülecektir. Ama bu yaşanan acılar üzerinden rant sağlamak, büyük hesaplar içerisinde bu ülkenin çıkarlarına ambargo koymak, yaratacağı sonuçlar bakımından geçmişte yapılan hatalardan daha az yıkıcı olmayacaktır.