30 Aralık 2009 Çarşamba
Sigara Yasağı
Sigara dumanından çıkan zehirin ortam ne kadar havalandırılırsa havalandırılsın, ya da ne tür bir klima kullanılırsa kullanılsın yok edilmesi mümkün değilken, böylesi bir yasa tasarısının kimlerin desteğiyle sunulduüu çok açık. Ayrıca hadi diyelim bu yasa kabul edildi ve mekanlar bu şekilde ikiye ayrıldı, misal sigara içen kocayla karısı bir bara gitti. Adam sigara içerken mecbur karısı da o dumana mağruz kalacak.
Kapalı alanlarda sigara yasağının hiç hesap edilmeyen bir faydası var. O da 13-18 yaş grubunun sigaraya başlamasını zorlaştırması. Malum karizmatik görünmek isteyen ergen bir mekanda gördüğü hatunu etkilemek için sigara içemeyecek. Hele bir de söylendiği gibi sigaranın paketi 10 lira civarı olursa insanlarınm bu boka başlaması iyice zorlaşacak.
Bunun ülke ekonomisine de büyük katkısı var. Sigara yüzünden sosyal sigortaya binen sağlık masrafları başlıca kalemlerden biri.
Bu yüzden yasak devam etmeli, paket fiyatlari 10 liradan az olmamalı ve hatta sigara dolayısıyla gerçekleşen hastalıkların tedavi ücretini sigortalar karşılamamalı. Sigara kartellerinin insan hayatının ırzına geçmesine artık dur denmeli.
Howww...Easy Cowboy!...(Söz başka ingilizce başlık yok)
Elbette bunun dışında da Ertuğrul Özkök'ün eleştirilen yanları var. Mesela iktidarlar süresince sergilediği dansözlere taş çıkartan figürleri, gündeme ilişkin olayların manipülasyonu(Malezya olur muyuz meselesi, Hiton arazisi, Bergama'daki altın madeni), ülkeyi yönetmek için lider ortaya çıkarma çalışması (Tansu Çiller'de tuttu ama M.Ali Bayar ve Sarıgül'de ellerinde patladı). Ama tüm bunlara baktığımızda, günümüz dünyasında medyanın yaptığı üç aşağı beş yukarı aynı şeyler. Yani bu durumda genel yayın yönetmeninin Ertuğrul Özkök ya da Fehmi Koru olması farketmiyor. Eliniz güçlüyse istemeden bu yola sapıyorsunuz. Zaten benim aşağı da bahsettiğim onurlu olma kavramı da bu pozisyonda olabilmeyi hazmedebilme yetisiyle ilgili.
Benim karşı çıktığım nokta dinci medyanın Özkök'e getirdiği eleştiri. Dün söyleşi yapılan tüm dinci gazeteciler Özkök'ün 20 yıllık görev süresi boyunca Hürriyet'e gerekli atılımı yaptıramadığıydı. Bunu kanıt olarak tiraj sayılarını ortaya koyuyorlardı. Ülkenin amiral gemisi pozisyonundaki Hürriyet'in günlük tirajı ortalama 450 bin miş.
Bunu Akşam'dan ya da Cumhuriyet'ten biri söylese anlarım da, elde ettiği 650 binlik satış rakamının %80'ini bedava abonelik yoluyla elde eden Zaman Gazetesi yazarı bu konuda ahkam kestiğinde ona "easy boy...easy" derim müsadenizle. Bugüne kadar siz hangi atılımı gerçekleştirdiniz pardon?(ha şu yaftalama reklamlarınız vardı değil mi?) Mevcut iktidar aleyhinde kaç yazı kaleme aldınız? Cemaatçi bir yapının atılımdan kastı nedir?
Özkök yerden yere vurulsun ama akbabalar bu işten sebeplenmesin lütfen.
29 Aralık 2009 Salı
Ertuğrul was here:6

28 Aralık 2009 Pazartesi
Oh Shit!

25 Aralık 2009 Cuma
Ayağımı Burktum...
23 Aralık 2009 Çarşamba
Ayrımcılık
Yavşak eşcinselleri sevmem, tıpkı yavşak straithleri sevmediğim gibi. Yavşaktan da kastım her önüne gelene asılan, seviyesiz tiplerdir. Onun dışında insanların cinsel kimliklerine sonuna kadar saygı duyarım, hatta evlenmelerinin neden engellendiğine bir türlü mana veremem. Sonuçta devletin insanların cinsel kimliğine göre ayrımcılığa tabi tutması bildiğin insan hakkı ihlalidir.Spor dünyası, ünlü Galli rugby yıldızı Garreth Thomas'ın(resimdeki canavar) eşcinsel olduğunu açıklamasıyla "sarsıldı". Biz de pek bilinmese de dünya çapında milyonlarca fanı olan bu sporda Thomas, bir nev'i Messi ayarında bir star.
Sporcuların eşcinsel kimlikleri yüzünden uğradıkları ayrımcılık uzun süreden beri tartışılan bir konu. Bu ilk olarak zamanında 1 milyon poundluk rekor transferle(zenci futbolcular arasında) Nothingam Forrest'a gelen Justin Fashanu ile patlak vermişti. Cinsel kimliğini açıkladıktan sonra gelen tepkiler üzerinde kariyeri inişe geçmiş ve bu süreç Fashanu'yu intihara teşebbüse sürüklemişti.
Günümüzde her ne kadar eşcinseller cinsel kimliklerini geçmişe göre daha özgür ifade edebilseler de bu durum spor sahalarında hala bir tabu olarak durmakta. NBA yıldızı John Ameachi, gay olduğunu ancak kariyeri sona erdikten sonra açıklayabildi, keza Garreth Thomas'ta sonlarına doğru ve boşandıktan sonra. Ki şöyle düşünün bu adamlar yolda kendilerine "naber lan totoş" demeye cesaret edebilecek adamları sürahi pozisyonuna sokabilecek güçte insanlar.(sürahi pozisyonu ne diyecek olanlara önce bir sürahiyi gözlerinin önüne getirmelerini daha sonra da kol uzvunun hangi şekilde durduğunda insanı sürahi biçiminde gösterdiğini düşünmelerini salık veririm.)
Bence ırkçılık gibi eşcinsellere olan ayrımcılığı sona erdirmek için FİFA ve diğer spor birlikleri olaya el atmalı. Çünkü bu insanlara yapılanlar resmen ayrımcılık, dahası kendilerini işlerine tam olarak konsantre edemedikleri için gösteremedikleri performansları mensup oldukları spor dalları için gelirlerin azalması demek.
Son olarak eşcinselliği bir tür ahlaksızlık ve rezillik olarak görenlere John Amaechi'den örnek vererek yazımı bitireyim. Amaechi kendisi sakatken ona kucak açan ve orada gösterdiği performansla yıldızı parlayıp diğer takımlara çok daha yüksek paralara transfer olabilecekken, "vefa"nın sadece bir semt adı olmadığını bilerek Orlando Magic'e diğer tekliflerden çok daha az bir rakama imza atarken, sapına kadar errrrkek Carlos B(L)oozer, kendisini ortaya çıkartan Cleveland'la prensip anlaşması yapıp ertesi gün 3 kuruş fazla para için Utah'a imza atmıştı.
22 Aralık 2009 Salı
Liverpool ve Man. United'ı Bekleyen Tehlike

Bir önceki entrymde Bank of Scotland'dan bahsedince serbest çağrışım yoluyla aklıma geçenlerde İrlanda'lı bir dostumla yaptığım sohbet geldi. Söylediğine göre ekonomik kriz en çok rus oligarkları ve arap şeyhlerinin el attığı Premier Lig'de Liverpool ve Manchester United'ı vurmuş. Bilindiği üzere Manchester United şu anda Amerika'lı dolar milyarderi Malcom Grazer'ın elinde. Grazer'ın başı zaten petrol krizi nedeniyle iyice dertteyken, son global ekonomik krizle daha da dibe gitmekte. Kurtuluş yolu olarak Manchester United üzerinden borçlanmayı deniyor. İngiliz yasalarına göre bir klübün %30 dan fazla hissesini elinde tutan birinin borçlanma yetkisi var.Bunu bilen Manchester taraftarları, klübün geleceğinden endişeli olduklarından United of Manchester adında bir klüp kurdular ve şu anda amatör ligde mücadele ediyorlar.
Liverpool'da ise işler daha da kötü. Klübün sahibi Amerikalılar, Bank of Scotland'dan dünyanın borcunu aldıktan sonra, ekonomik krizle birlikte banka batınca, tasfiye memurları ilk iş olarak Liverpool'da ki alacakların peşine düştüler. Şimdi klübün sahipleri fellik fellik bu borcun altından kalkabilecek arap sermayedar peşinde. Elbette Dubai'nin çökmesinden sonra yağı azalan fellahların bunları artık nerelerine süreceğini bilecek şekilde hareket etmeleri beklendiğinden, şu an için Liverpool'a destek çıkacak birilerinin bulunması zor gözüküyor.
Arkadaşın dediğine göre, iki klüp de tüm umutlarını şampiyonlar liginden gelecek gelirlere bağlamış durumdalar. Öyle ki önümüzde ki 10 yıl boyunca Şampiyonlar Liginde en az çeyrek final göremezlerse her iki takım da batma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Man. U açısından şu an için işler iyi durumda, takım makine intizamında tıkır tıkır gidiyor. Ama Liverpool için hiç de öyle değil. Bu sene gruplardan çıkamadılar, ayrıyeten sene sonu şampiyonlar ligi vizesi için gereken ilk 4 sıra hayalin dahi ötesinde(e biraz hakettiler bunu sen git Xavi Alonso'yu sat, orta sahayı Insua'ya bırak, adam gibi stoper alma, sadece Torres'le Gerrard'ın ayağına bak). Bu yüzden devre arasında ya da sezon sonunda Torres, Kuyt, Glen Johnson ve hatta Gerrard gibi yıldızlar satılırsa sakın şaşırmayın.
Tüm bu tablo açısından en iyi küb Arsenal gözüküyor. Meğerse adamlar boş yere oyuncu satıp durmuyorlarmış. Tüm bunları yeni stadlarının borcunu ödemek için yapıyorlarmış (Ben Emirates yaptı stadı diye biliyordum). Arkadaşın iddiası önümzdeki senelerde Arsenal'in ligdeki kupalara ambargo koyacağı yönünde. Bekleyelim ve görelim...
21 Aralık 2009 Pazartesi
Eşekte Su Kaçıracak Organ Bırakmamak!

Bugün bir hesaba para havale etmek için hesabımın bulunduğu (üstün körü okuyanlar için tekrar ediyorum hesabımın bulunduğu) Garanti Bankasına gittim. 150 liralık havale için, benden 25 lira işlem ücreti istediler! Ohhhhhaaaaa! Tekrar ediyorum 150 lira için 25 lira!
"Aman bacım nitting! Ben zaten adamlarla 3 kuruş için otuz saat pazarlık ederken bu 25 lira da neyin nesi" hezeyan ve serzenişlerim üzerine, saolsun gişedeki hanımefendi işlemi bankamatikten gerçekleştirirsem bana maliyetinin 3 lira olacağını söyledi.
Hadi iki bankamatikten birinin bozuk olduğu ve diğerinin önünde derbi maçı öncesi şampiyonluğa oynayan konuk takım için ayrılan bilet kuyruğu tadında agresif bir sıra olmasına ve dondurucu soğuğa rağmen gittim ve işlemi oradan gerçekleştirdim ama 3 lira dahi 150 lira için fahiş değil mi? % 2 yahu! E ben de batmam ki o zaman. Hayır madem üçüncü dünya ülkesiyiz, tüketici hakkımız falan nanay, e o zaman neden millete piyasanın biraz üstünde faizle borç veren karşı komşum Hıdır amcayı tefeci diye içeri tıkıyorsunuz. Irza geçme, kurumsal yapıyla mı mümkün sadece?
O zaman ben de bundan sonra motto olarak "ey müşteri gel paranı yatır, seni öpücez, sadece dudaklarımız değecek, ufak ihtimal dilimiz, sevişedebiliriz, çok istersen birlikte de olabiliriz"i benimsemiş harbici bankalarla çalışacağım. En azından başıma gelecekleri bilerek yaşarım. Hatta isim de vereyim "T.Coşkun Bank".
18 Aralık 2009 Cuma
Tipe Bak Hizaya Gel

17 Aralık 2009 Perşembe
Son 15 Yılın En İyi 15 Yerli Şarkısı
15 Numara
Oooof Offfff- Gülşen (Ben de anısı da ayrıdır bu şarkının. Uludağ Magic World'te 100 kaat bayılıp konserine gitmiştim. Magic World'ü bilenler için söylüyorum, Beşiktaş, deniz tarafında ki kaleye... Yok o başkaydı. Bilmeyenler için gelsin o zaman, sahne bardan baya bir uzakta.Tam bardan içki isteyecekken Gülşen aniden sahneye çıkıp bu şarkıyı söylemeye başlayınca, görsel şölene yetişebilmek için elimde içkilerle koşmaya çalışıp, taibatı itibariyle kaygan olan fayans zeminde kayıp, kendimle beraber 3 kişiyi daha düşürerek kırılması zor bir rekora imza atmıştım. Ayrıca o gün Jandarma kuvvetlerimizin nasıl dosta güven, düşmana korku saçtığını, düşmemle, mekanda kavga çıktığını sanarak ellerinde coplarla anında yanı başımda bitmeleriyle net olarak görmüştüm. Merak etmeyin diğer şarkılarda böyle anılarım yok)
14 Numara
Zalım- Yalın (Elin Frodo'su şimdi ithal top modellerle geziyor, buna kıl olmuyor değiliz)
13 Numara
Gamzelim- Serdar Ortaç ( Hayatta kız tabiriyle "Serdar"ı öveceğim aklıma gelmezdi ama ne demişler Sezar'ı öldür, hakkını yeme(yoksa ver miydi) Neyse verdim gitti)
12 Numara
Paramparça- Teoman ( Gamzelimin hemen altında olması eğreti durdu kabul)
11 Numara
Jest Oldu- Mustafa Sandal (Ayrıca "Araba" albümü gelmiş geçmiş en iyi Türkçe albümlerden birdir)
10 Numara
Kadınım- Levent Yüksel (e bir tane de cover olsun ama dimi)
9 Numara
Tutamıyorum Zamanı(Akustik versiyon)- Kenan Doğulu
8 Numara
Sen Ağlama- Badem
7 Numara
Yalan Dostum- Kurban (yalan mı)
6 Numara
Tenimizin Uyumu- Asuman Krause (Tamam biraz torpil geçtim ama hakediyor be Asuman'cığım)
5 Numara
Skalonga- Athena (Az mı coşturdular bizi)
4 Numara
Zor- Nev (Ağlamak istiyorum sayın seyirciler)
3 Numara
Bir Derdim Var- Mor ve Ötesi
2 Numara
Cambaz- Mor ve Ötesi ( En iyi albüm budur)
Veeeee 1 Numara Dırırırırırırırırırrırırırırrırırırırrır Tıss!
Ananı Niyolay Yee Yeeeeeeeeeeeee- Deeeeeeeeermişim
Elbette Köprünün Altında- Duman
11 Aralık 2009 Cuma
Kıyamet
Atasözü aklıma gelmedi:(

10 Aralık 2009 Perşembe
Tavşan Woods
Bize çok uzak bir spor olan golfün(ki bunu eleştirmek için söylemiyorum bilakis golf manyaklığından uzak bir memlekette yaşamaktan mutluyum) dünya üzerinde ki efsanesi Tiger Woods'un karısının kıskançlık krizi nedeniyle geçirdiği kazanın ardından yediği haltların arkası çorap söküğü gibi geliyor. Şu an itibariyle 7 farklı hatun Woods'la evliyken sexual intercourse yaşadığını basına açıklamış.Aaa çocuğun tipine bak yahu bunda hiç "fucker face" yok ki, tam bir aile babası diyen bayan okuyucularıma rule numero uno yu hatırlatmak isterim... Para var saadet var:)
Bir İsmo klasiği

BEŞİKTAŞ’ın Şampiyonlar Ligi’nde CSKA Moskova ile oynadığı maçta bir sahne herkesin dikkatini çekti. Rüştü sakatlandığı için oyunun durduğu anda İbrahim Üzülmez ile Milos Krasic, 40 yıllık dost gibi koyu bir sohbete daldı. Ruslar’ın yıldız futbolcusu ile çat pat İngilizce konuştuğunu belirten Beşiktaş kaptanı, aralarında şu diyaloğun geçtiğini söyledi:
9 Aralık 2009 Çarşamba
Embesiller
Ülkemizde kendi görüşlerinden olmayanlar yasadışı olarak dinlendiğinde rahat, fakat bu dinlemeler protesto edildiğinde bunlardan rahatsız olan bir sivil toplum kuruluşu var. Kendilerini kural tanımaz, ezber bozan ve aykırı bir örgüt olarak gören bu arkadaşların, bugüne kadar ki en kural tanımaz numarası Çankaya köşkünde verilen cumhuriyet balosuna siyah Converse'lerle katılmaktı.Elbette herkes istediği görüşü sonuna kadar savunabilmeli, buna diyecek bir şey yok ama Genç Siviller adlı bu örgütlenmenin son yaptığı kabul edilebilir gibi değil. Atılan moltof kokteyliyle yakılan İETT otobüsü içerisinde yanan ve 1 ay sonra da vefat eden Serap Eser'in cenazesinde , bir kaaç ay önce G.Doğu'da havan atışıyla öldüğü iddia edilen Ceylan Önkol adına çelenk göndermelerinden bahsediyorum.
Bir kere bu okumuş çocuklar daha bir cenaze töreninin siyasi şova çevrilmemesi gerektiğinden habersizler. İkincisi diyelim ki, burada mesajınız biz terörün her türlüsüne karşıyız olsun, bu mesaj bu şekilde mi verilir. Ben size açık söyleyeyim o cenazeye katılan genç sivrileri bilen ve o çelengin onlar tarafından gönderildiğini bilen herkes şu mesajı almıştır; "türklerden ölen var ama kürtlerden de var".
Genç Sivriler üzerlerine oturdukları organları yeterince abzorbe edebilme kabiliyeti olduğuna inanıyorlarsa, Diyarbakır'da herhangi bir teröristin cenazesinde tanınmış şehitlerimizden biri adına çelenk göndermelerini bekliyorum. Hatta isim de vereyim Dağlıca baskınında şehit olan jandarma er Lokman Eker.
8 Aralık 2009 Salı
Ters Açı
Tokat'taki saldırı elinde silah dağa çıkan vasıfsız terörist işi olamaz. Bu saldırı ülkedeki türk-kürt savaşı için patlatılmasını hedeflenen barut fıçısının fitilinin ateşidir. Burada hükümete ve yandaşlarına şu soruyu sormak lazım, ergenekoncu diye o kadar adamı içeri tıktıktınız. Demek ki bu ülkedeki tüm terörist aktiviteler bu insanların işi değilmiş. Peki şimdi bu saldırıyı kimin üzerine yıkacaksınız?
Parlak Buluşlara Devam
Valla bu dediğimi yapan yazılımcı ve ilk kullanan hipermarket zinciri parayla türlü ilişkiye girer! Bir hipermarkette insanı en sinir eden şey nedir? Elbette bitmek bilmeyen ödeme kuyrukları. Peki bunun nedeni ne? Alınan her ürünün teker teker dıt dıt dıt diye barkod okuyucudan geçirilmesi. İnsanın uzaya gidebildiği günümüzde neden birisi her bir kasalara özel barkod okuyucu yerleştirip, alışveriş arabasının üzerindeki ürünleri saniyelik bir işlemle hesap edecek yazılımı üretmez! Ulan benim aklıma geliyor bu nasıl bir endüstri mühendisinin aklına gelmez! Neyse hadi fikri verdim, gidin yapın para mara istemez. Daha öncekiğ başlığımda da dediğim üzere hayır duanız yeterli...
Hayır Duanız Yeter
Evreka!
Çok meşgulüm be sınırlı sayıda olan o yüzden de herbiri benim için çok önemli olan okuyucularım. Dava dilekçeleri ve daha önemlisi roman derken, blogda yazacak konulara kafa yoramıyorum:( Bugün mayışmış bir şekilde televizyonu zaplarken, Eurosport'taki pool şampiyonasına takıldım. Sonra neden pool u sevdiğimi anladım. Hava kasvetliyken, yeşil çuhanın rengi ve ortamın sessizliği insana inanılmaz bir dinginlik veriyor. Sanki bir terapi... Bu arada toplara doğru çok afedersiniz domalmış abinin adı Ronnie O'Sulivan. Kendisi bu dalda dünyanın en iyisi. Ferrarisi, Lambo'su ve Aston Martin'i var dersem ne kadar kazandığı konusunda aşağı yukarı bir fikir edinmiş olursunuz sanırım. Hayır bunu adamın kazandığında gözüm olduğundan değil, 3 topta dünyanın en iyilerinden olduğu tüm otoritelerce kabul edilen Semih Saygıner'in ayağını Bilardo Federasyonu başkanı şahsın neden kaydırmak istediği sorusuna üstü kapalı bir yanıt olarak ortaya koyuyorum. 10 Kasım 2009 Salı
İnternet Gitti...
5 Kasım 2009 Perşembe
Utanıyorum


* * *
Nic Robertson’ın konuştuğu Sudanlı asker, 2002 yazında zorla orduya alındığını söyledi. Kaçmayı denemiş, başaramamıştı. Kendisini yakalayan subaylar, kızgın demirle şişlemişti bacaklarını; çıplak vücudunun üzerinde araba lastiği yakıp eritmişlerdi. Yara izlerini kameraya gösteriyordu. CNN televizyonu, Sudanlı askerin yüzünü gizlediği için, konuşurken çehresini okuyamadım. İngilizce tercümanın sesi ön plandaydı; sesini de dinleyemedim. Ama seçtiği kelimeler, kısacık cümleleri, ortasında kesiliveren ifadeleri pişmanlıktan daha fazlasını anlatıyordu. İlk başta sadece altı aylığına askere alındığına inandığını, sonra kurtulacağını sandığını söyledi. Kurtulamamış. Darfur’da pazar yerindeyken, bir cemseye bindirip götürmüşler onu. Sonra “eğitim” başlamış. Kalaşnikov’la hedef vurmayı öğretmişler; öğrenir öğrenmez de Sudan ordusundaki diğer askerlerle birlikte, Arap kökenli olmayan kabilelerin yaşadığı Darfur köylerini basmaya gönderilmiş. Köyleri yaktıklarını, insanları öldürdüklerini anlattı. Çok geçmeden, yaptığının “vatani görev” değil, kendi iradesi dışında, kendi halkına karşı savaşmak olduğunu kavradığını söyledi. Dirense öldürüleceğini de...
“Köylere gidip evleri ateşe verirdik. Subayların emirleri buydu. Kaçanları vururduk. Emirlere uymazsak, birliğin arka saflarındaki subaylar bizi vururdu.”
Sonra, tecavüze getirdi sözü... Sudan ordusunun bir savaşma yöntemi olarak benimsediği, Birleşmiş Milletler’in Darfur’da “soykırım aracı” olarak kullanıldığını kayda geçirdiği tecavüzlere...
“Çarem yoktu. Kaçış yoktu. Kötü şeyler yaptım. Ama hepsinin en kötüsü, küçük çocuklara yaptıklarımızdı...”
Nic yutkundu, “Küçük çocuklar ne tepki veriyordu” diye sordu.
“Bağırıyorlardı; ağlıyorlardı.”
“Bağırınca ne oluyordu?”
“İki asker kızı tutardı, bir üçüncüsü tecavüz ederdi. Sonra onu orada, o halde bırakırdık.”
“Sizi de küçük bir kıza tecavüz etmeye zorladılar mı?”
“Evet, devletin emriydi bu. Yaptım. Aslında tecavüz etmek mümkün bile olmuyordu her zaman. O kadar iğreniyordum ki kendimden, penisim sertleşmiyordu. Subaylar seyrederken, tecavüz ettiğime inansınlar diye donumu indirip çocukların üstüne yatıyordum. Onları eziyordum. On, on beş dakika üstlerinde kalıyordum"
3 Kasım 2009 Salı
Bir tarafımla gülüyorum:))))
Hal böyleyse o zaman kanında pıhtılaşma sorunu yaşayan dini bütün vatandaşlarımıza bir tavsiyem olacak; ey müminler bir tarafınızı kestiğinizde kanamanız dursun diye sakın hastaneye gitmeyin, zira kanamanızın durması için verilen Faktör 8 adlı antihemofilik bildiğin domuz kanından üretilmekte.
Beter olun demek lazım ama...

Bir de bir zahmet milleti kazıklayan, yolcu seçen, bir ayda 137 kez kırmızı ışık ihlali yapan taksiler uzun bir süre trafikten men edilsin ki, müşteri olarak paramızla rezil olmayalım.
Ben bu filmi daha önce izledim
2 Kasım 2009 Pazartesi
Devlet bizim için gol atsın!

Yardmcı olun
1 Kasım 2009 Pazar
13.75?!!!

Doğruya "Doğru" Diyebilmek

31 Ekim 2009 Cumartesi
Damat


27 Ekim 2009 Salı
İflas

Domuz Gribi
Dünya'da yılda 300-400 milyon arası kişi grip oluyor.(gribi üşütmeyle karıştırmayın)
Bunlardan 300-400 bin arası ölüyor.
Amerika'da her yıl 30 milyon insan grip oluyor ve bunlardan 30 bini ölüyor. Yani gripten ölüm oranı %1.
Bu yıl Amerika'da domuz gribinden ölenlerin sayısı 1000. Yani gripten ölen 30 bin kişden sadece 1000'i domuz gribinden ölmüş.
Bu işin içinde bir iş var.
Ezel
Monte Cristo Kontu'nun birebir adaptasyonu kısmını bir kenara bırakıyorum (esasında senaristler kulak üstü saçı geriye atma sahnesi ile işin suyunu biraz çıkartmışlar). Oyunculuklar gerçekten 10 numara. Sadece Kenan İmirzalıoğlu değil normalde ifadesiz olan suratına binlerce mana yükleyerek oynayan Cansu Dere'de dahil olmak üzere oyuncuların büyük bölümü işin hakkını vermiş. Orson Welles'in şiirlerini ve Hamlet'ten bölümleri senaryoya katmak iyi akıl edilmiş. Diyeceğim şudur ki, Ezel gerçekten güzel dizi, ama sakız gibi uzatırlarsa sıradanlaşır. O yüzden tıpkı Bıçak Sırtı gibi bir ya da en fazla iki sezonluk olarak çekilmeli.Şimdi gelelim sırıtan noktalara; Sen böyle büyük bir gizlilik içerisnde intikam planıyla yola çıkıyorsun ve yanına kumar,alkol ve para zaafı olan iki kişi alıyorsun.Burası baştan sakat. Ezel'in kardeşi o role olmamış, Ezel gibi adamın öyle kıl ve sümsük tipli kardeşi olmamalı. Ali-Cengiz ekürisinin Ali'si, yalı çalışanlarını azarlayan Behlül mimikleriyle sırıtıyor. Ayrıca sınıfsal ayrımcılık eleştirilerine uğrayacak olsam da belirtmeliyim ki, voleyi vurmasa doğan görünümlü şahin, hadi bilemedin uzay kasa bmw'ye binecek adam üzerinde sırıtan deri ceketiyle rüyalarımın motoru Harley Nightrod'a binmemeli. Verin herife bir X5 ya da illa motora binecekse, çakalların tercihi Honda CBR'ı, düşürmeyin Nightrod'umu ayağa.
Mahsun'un eski sarı şekeri Bade İşçil rolünde fena değil ama o saçlarla, özel okulla yeni sözleşme imzalamış ve piç öğrenciler üzerinde otorite kurabilmek için özellikle kendini büyük göstermeye çalışan taze İngilizce hocalarını andırıyor(kusura bakma hocam ama sen istersen beyaza boyat saçları yine malzeme olursun bebelere). Ya peruk taksın ya da saçlarını biraz daha kısaltarak Roxette'in kadın vokali(Marie Fredeikkson) tarzı diksin havaya. Son olarak koskoca Las Vegas dizisinin bir bölümünü müşterinin nasıl hile yaptığını çözmeye ayırdığı olayı(özel işaretli kartlar ve lens), birebir kopyalayan ve hiç bir teknolojik yardım almayan Ezel'e ikibuçuk dakikada çözdüren senaristlere selamlarımı yolluyor, Şener Şen'in bir bölümlük de olsa konuk oyuncu olarak gözükmesini talep ediyorum.
26 Ekim 2009 Pazartesi
Bilmekte fayda var
Yok taraftarı ırkçımış da, tarihin ilk şike teklifini yapan klübüymüş de... Geçiniz bunları. 70 bin kişilik şehrin, oynadığı futbolla, stadıyla hatta formasıyla ve elbette mücadelesiyle buram buram 80 ler kokan takımını seviyorum arkadaş! İnanın 3 büyüklerin hatta Beşiktaş'ın maçı dahi olsa aynı saatte Burnley maçı varsa, mikrofonları Turf Moor stadına çeviriyorum. Yensin yenilsin her maçı ayrı bir keyif Burnley'nin, hele hele 70 den sonra giren büyük yetenek olmakla birlikte büyük ihtimalle büyük arıza olan Eagles oyuna girdikten sonra yaldır yaldır soldan gelmeleri, bu nedenle de yaldır yaldır sağ taraflarıdan akın yemeleri, anlatılmaz yaşanır. Her bir maçı Rocky tarzı bir spor-kahramanlık-drama üçgeninde geçen bu adanın fakir-çakal ve bir o kadar da ateşli çocuklarının maçlarını kaçırmayın derim.
Altyazı
25 Ekim 2009 Pazar
Sadakat
Jackals of Tunus
Belediye başkanının İ.melih gökçek olduğu bir şehirde, böylesi bir vurgundan sızlanmak elbette boşa nefes tüketmek ama yine de biz yazmış olalım.Tunus caddesinde yaşanan "haraç kesme"lerden bahsediyorum sevgili okuyucularım. Hani herhangi bir gece bir şeyler içmek ya da sadece gezmek için gittiğiniz Tunalı Hilmi'nin bir paraleli olan, arabanızı park ettiğinizde yanınıza gelen ve "hoş geldin abim" nidasıyla sizi karşılayarak 5 milyon tokalatan tiplerin cirit attığı sokak.
Gündüz vakti, üzerinde sarı yelekli değnekçiler 6 milyon lira karşılığı size fiş kesiyor. Fişin üzerinde Murat inşaat ve ltd. yazıyor. Gerçekten çok merak ediyorum bu adı sanı duyulmamış şirket böylesi büyük bir rantın döndüğü cadde için açılan ihaleyi nasıl alabildiğini. İşin içinde mutlaka bir i.lik seziyorum. Şimdi diyeceksiniz ki, ihale açılmış adamlar girmiş ve almış ne var bunda? Elbette iş yasalara uygun yalnız mesela nedense bu değnekçi arkadaşlar, garajı olmadığından arabalarını sokağa park etmek zorunda kalan apartman sakinlerinden para talep ederken, asker lojmanında yaşayanlardan bunu isteyemiyor. Burada belediyenin dolayısıyla da halkın zarara uğratılması söz konusu değil mi?
Diğer ve daha önemli olan konuysa bu ülkede hak-hukuk kavramının olmadığının ispatı. Hadi bu adamlar gündüz fiş kesiyor, peki gece yine bunların giydiği yeleklerden giyen elemanlar para alırken neden fiş kesmiyor? Çakal tipli herifler 2000 arabalık bir caddeyi zorla haraca bağlamış durumda. İnsanlar başlarına ya da araçlarına bir zarar gelmemesi için paşa paşa ödüyor kendilerinden istenen parayı. Ben bu adamların o "Murat İnş Ltd" den bağımsız çalıştığına inanmıyorum. İsteyen, elbette canına susamışsa, bir gece "indivudual" olarak orada değnekçilik yapmayı deneyebilir:) Peki ankara emniyeti ne yapıyor? Hiç bir şey! Esasında geçen yıl o da sadece bir haftasonu ekip arabaları caddeyi bütün gece baştan sona turlayarak haraççıları kovalamıştı ama o kadar. Sonra bu tipler hiç bir şey olmamış gibi devam ettiler. Şimdi bu durumda insanın aklına "demek o zaman birilerinin yemi kesildi" sorusu gelmez mi?
Böyle olaylar gerçekten insanı ülkesinden soğutuyor. Çünkü modern bir ülkede kimsenin cesaret edemeyeceği bir şey, bizde normal sayılıyor. Devlet vatandaşının soyulmasına ortak oluyor.
Peki bu ikiyüzlülük değil mi?
22 Ekim 2009 Perşembe
American way of democracy:)
Amerika'nın özgürlük ve demokrasi götürdüğü Afganistan'da yapılan ve %54 oy olan devlet başkanı Karzai'nin kazandığı açıklanan seçimlere hile karıştığı ispatlandı. Meğerse BM'nin gözetiminde yapılan seçimlerde Karzai %48'ın altında bir oy almış. Bu durum seçimlerin tekrarını gerektiriyor çünkü ilk turda devlet başkanı olabilmek için gerekli oy %50. İşte mücadele verilmeden, kan dökülmeden tepeden inme yolla edinilen demokrasilerin neye hizmet ettiği ortada. Yoksa menşei ve kimlerin adamı olduğu çok belli olan Karzai'nin %54lük oyu münferit bir olaydır, tüm bir camiaya atfedilmemelidir falan filan:)Başbakan'ın askere bakışı

Benim açımdan ise bu konuşma Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez "başbakan" sıfatı taşıyan bir kişinin askerle teröristi aynı kefeye koymasıydı. Her şeyi bir kenara bırakalım. Yani vatan sevgisi, şehitlik vs. Bir tarafta kanunen zorunlu olduğu için dağada savaşan bir insan var, onun karşısında ise kişisel sebepleri dolaysıyla orada bulunan bir insan. Yani sen 20 yaşındaki gencini alıyorsun, ona 3 ay eğitim verip dağa yolluyorsun sonra da o çocuk şehit olunca, onun vurduğu teröristin annelerinn çektiği acı üzerinden onları bir tutuyorsun. Böyle bir şeyi bu ülkenin başbakanı nasıl söyler? O zaman niye genç çocuklar hala dağlarda vatan savunması için canlarını ortaya koyuyorlar? Bir de ortak din midir bu işi çözecek ya da annelerin göz yaşlarını değerli kılan? Irak'ta hergün sünnisi- şiisi birbirini boğazlarken, bizde daha 15 sene önce içinde alevi insanlarımızın bulunduğu otel ateşe verilirken, din bu süreçte nasıl olumlu bir rol üstlenebilir? Bir de insanların yaşadığı acıyı gerçek eşit ve anlamlı kılan aynı dine mensup olmalarından mıdır? Çünkü Başbakan'ın çizdiği çerçevede, islama inanmayan ya da onun dışında dine bir mensup annenin, oğlunun ister asker ister terörist olsun hayatını yitirmesi sonucu çektiği acı tanımlanmıyor.
"30 yıl"
G. Doğu ile ilgili tüm yapılan yorumların başlangıç sözcüğü "30 yıldır dökülen kan durmalı". Elbette iyi niyetli ardında art niyet olsa bile bu haliyle karşı çıkılamayacak bir temenni. Ama gerçeklerden uzak bir sözcük aynı zamanda. Birinci yanlış yukarıda söylediğimle alakalı. Evet 30 yıl uzun bir süre ama dünya tarihine baktığımızda hangi etnik kimlik sorunu 30 yıldan önce çözülmüş? Mesela bizden çok daha demokrat İspanyol'lar çözebildi mi Bask sorunlarını? Koca İngiltere IRA'yı bitirebildi mi hemen? Ya da Fransa bir zamanlar bağımsızlık yanlısı korsikalılar'la uğraşırken şimdi de göçmenlerden yaka silkmiyor mu? Diğer taraftan da bu sorunu sadece 30 yıllık geçmişiyle ele alarak sorunun öncesini kestirip atmak. Yoksa Osmanlı Cumhuriyetinden bugüne çıkan 600 ayaklanma neyin nesi? O bölgedeki insanlar 79 yılında bir anda "biz kürdistan isteriz" diye mi ayaklandılar?
Sakın yanlış anlaşılmasın, bu satırın yazarı demokratikleşmeye, insanların etnik kimliğini özgürce yaşabilmesine asla karşı değil. Zaten haddi de değil. Ama dünyanın hiç bir ülkesi kendisine uzatılan namluya boyun eğmez, cevabını verir. Bir sorunu çözecekse de, kalkıp şiirler okuyarak değil, orada savaştırıp henüz 20 yaşında ölmesine ya da sakat kalmasına neden olduğu insanları rencide etmeden yapar bunu.
21 Ekim 2009 Çarşamba
Diğer bir ???
Yani bu ülkede sırtına keleş alıp dağa çıktıktan sonra inmek serbest ama büyüklerin verdiği gazla polise taş atmak içinde 3 farklı suçu barındıran bir eylem! Pes doğrusu!
"AKP bu işi çözemez" dememin sebebi bu. Çarpıklığın nerede olduğunu bilmiyorlar, sadece hem kürtlerin hem de türklerin tribünlerine oynuyorlar.
???
Tamam doktor değilim. Ayriyeten her şeyin altında bir bit yeniği aramak da paranoyak bünyelerin işi. Ama gerçekten bu domuz gribiyle ilgili anlamadığım bir şey var. Hastalık ilk olarak Bilkent ilkokulunda görüldüğünde, Sağlık Bakanlığı müsteşarı Kanal D'ye çıktı. "Tedbirliyiz, çok dikkatliyiz, halkımız şöyle korunsun, böyle korunsun" dedikten sonra, bu virüs ülkeye ulşama kadar 4-5 evre geçirdiği için ölüm riskinin çok az olduğunu söyledi(Bu evre meselesi de şöyle; hastalık ilk ortaya çıkıyor işte o anda yakalananlar 1. evre oluyormuş, o kişinin bulaştırdığı kişi 2. evre, 2. bulaştırdığı kişi 3 bu böyle gidiyor ve virüs her yeni evrede etkisini yitiriyor). Bunun yanında doktorlara sorduğunuzda, hemen hepsi Domuz Gribinin bu haliyle korkulacak bir hastalık olmadığını, yeterli istirhat ve tamiflu gibi ilaç takviyesiyle atlatılabileceğini, sadece bu grip türünün diğerlerine nazaran daha uzun bir ıstırahat gerektirdiğini söylüyorlar.Durum böyleyken bu yaratılmaya çalışılan korkunun nedeni ne? Neden 43 milyon doz aşı sipariş ediliyor? Bu sorular insanın beynini kurcalıyor.
Boşa Tantana

Maradona olsan farketmez
İsterse tek başına takımını Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapsın... Şahsi inancım, şike yaptığı belgelenmiş bir futbolcunun asla milli formayı giymemesi gerektiğidir. Çünkü her ne kadar bir yandan "endüstürüel futbol" dedikleri terane futbolu milli takımlar düzeyinde dahi ticarileştirmiş diğer taraftan da Hakan Şükür ve ekibi gibi sözde maneviyatçılar o formanın değerini Mercedes SUV'ye indirgemiş olsalar da(bknz.2002 dünya kupası türk milli takımı prim krizi), ay-yıldızlı forma bu ülkenin imajını uluslararası alanda yüceltecek yetenekte ve ahlakta sporcuların üstünde olmalıdır.Bunları dün akşam ki maçtan sonra, "işte gökdeniz" "terim'e kapak olsun" vs. yorumları yapan insanlar için söylüyorum. Ama unutulmaması gereken bir şey var, o da Fatih Terim'in Gökdeniz Karadeniz'i şike yaptıktan sonra milli takımda oynatmaya devam etmesi, hatta ona 10 numaralı formayı vermesi, ancak bu oyuncu Emre Belezöğlu'yla kampa kavga edince ona milli takımın kapısını sonuna kadar kapaması.
İşte bizim sadece milli takım olarak değil ülke olarak çarpık düşüncemiz için bir tümevarımdır Terim'in Gökdeniz'e olan muamelesi. Yıllardır süregelen muhafazakar iktidarların, ülkede muhafaza edemedikleri "prensip" "doğruluk" "dürüstlük" "iyi ahlak" ve benzeri ilkelerin erozyonudur.
"İstediğin b.ku ye yeter ki benim duvarıma işeme"dir.
*Fatih Tekke'nin olayı ise apayrıdır, kendisi milli takımlar tarihinde en büyük haksızlığın yapıldığı oyunculardan biridir.
20 Ekim 2009 Salı
Şerefe demişken... Kadeh tokuşturmanın orta çağ avrupasında, insanların birbirlerini öldürmek için içkisine zehir atmalarına karşı bir önlem olarak geliştirildiğini biliyor muydunuz? Çünkü kadeh tokuşturmanın o zaman ki asıl amacı bardakları birbirine vurarak "tong!" sesi elde etmekten ziyade, hızla vurulan kadehlerin içindeki içkilerin diğer kadehe sıçraması ve bu sayede "bak senin içkinden ben de içiyorum, zehir yok" adı altında güven mesajının karşı tarafa verilmesiymiş yüzyıllardan beri var olan bu geleneğin doğuşuna sebep. Benim aklıma ise şu geliyor; ya hancı p.ştluk peşindeyse?Sabri'nin çocukluğu...
Takıntı
Hıncal Uluç Altın Portakal ödül gecesini yerden yere vurmuş, keza diğer pek çok eleştirmen de. Ama Uluç'un "utanç" oarak nitelendirdiği nokta, diğer hemen hemen tüm festivallerde olduğu gibi katılımcıların "dresscode"a uygun kıyafetler seçmemeleri. İster istemez düşünüyorum, bir festivali "utanç" haline getiren insanların oraya kot pantolonla gelmesi midir diye?.. Bu bence o geceye katılanı küçük düşürür, yoksa organizasyonu yerin dibine sokmaz. Ama meseleye Uluç açısından baktığımızda, artık maalesef net olarak görülüyor ki, Hıncal Uluç kendini devamlı tekrar ediyor. Dünyada olup biten gelişmlerden tamamiyle uzak, bilmiyor, okumuyor sadece zamanında okuduğu iki iyi okulun(galatasaray lisesi ve mülkiye) ona kazandırdıklarından geçiniyor, ki o konularda bile saçmaladığı oluyor. Neymiş kendisi cumhuriyetçiymiş, demokrat değilmiş. Çünkü bu kavramları Amerikalıların siyasi yelpazede algıladığı gibi algılıyor! Anayasa Hukuku almış herkes bilir ki demokrasi olmadan, cumhuriyet olmaz. Sakın yanlış anlaşılmasın kendisi bir sohbet ortamında oturup anılarını anlatsa mutlaka ilgiyle dinlerdim, ama gazetesinde yarın sayfa işgal eden bir yazarın bundan daha fazla özelliğe sahip olması gerekir.Hıncal Uluç'un geçmiş 10 yılda tüm yazılarına bakın, bir festivali eleştiriyorsa bunun sebebi mutlaka ama mutlaka katılımcıların smokinle gelmeyişidir. Bunun dışında salla pati iki satır, "yok bilmem kim sahneye çıktı şöyle iyidi, orada şu restorana gittik kebaplar böyle güzeldi" ne ödül alan yapıtlar hakkında bir yazı ne de yurtdışındaki festivallerle(günümüzdeki elbette) karşılaştırmalı bir yazı... Çünkü başta da söylediğim gibi kendisi izlemiyor, takip etmiyor. Sonra kendini eleştirenlere "hıncal düşmanı" sıfatını yapıştırıyor.
Futbolda da böyle değil mi? Lucescu'dan beri eleştirdiği teknik direktörlere bakın, hepsi korkak! Bunu öyle bir tasfir ediyor ki, futbolu hiç bilmeyen biri, herhangibir Hıncal Uluç yazısını okuduktan sonra, bu oyunda kaybeden teknik direktörlerin kural olarak maç sonunda ırzına geçildiğini zannedebilir. Ve yine bu konuda da hiç kendini geliştirmediğinden hala her futbol eleştirisinde, iki ön libero oynatıldığı için puan kaybı yaşandığı oysa, kendi tabiriyle, o iki kazma yerine top oynamayı bilen adamlar oynatılsa maçın kazanılacağını yazıyor. Tezine örnek olarak da ta 20 küsur sene önce Denizli'nin Wembley'de İngiliz milli takımına karşı çift forvet ve hücumcu bir takımla çıkmasını gösteriyor. Çünkü artık ne Arsene Wenger'i biliyor, ne Mourinho'yu ne Hiddink'i ne de Rijkaard'ı.(Bilmeyenler için söyleyelim, o maçı 8-0 kaybetmiştik, ama Hıncal Uluç'a göre skor önemli değil zihniyet önemliymiş)
Peki ya siyaset? Klasik Hıncal stili siyasetçi eleştirisi. Bunun için önce biri göklere çıkarılır, sonra o kişi bir yerin veya partinin başına geçer ve Hıncal eleştiri bombardımamına başlar. Yazı da hep şöyle başlar, "zamanda onu bir tek destekleyen ben Hıncal..."
Bu arada şu dresscode olayını eleştirmesini eleştirmem yanlış anlaşılmasın. Her ne kadar hayatta icad edenlerin ruhuna rahmet okuduğum 4-5 şey arasında, kravat(papyon da tabii) insanın ayağının canına okuyan makosen ayakkabı ve takım elbise(çünkü bunların hiç biri tabi ihtiyacı karşılayan öğeler olmadıkları gibi rahatsızlık unsurlarıdır) olmasına rağmen, "aman canım bizim kültürümüzde smokin giymek mi var" lümpenliğine girmeyeceğim. Ama bence bir organizasyonu katılımcıların sakilliğiyle bir yere kadar değerlendirilebilir.
Normalde bunları yazan başka bir olsa gülüp geçerim ama konu Uluç olunca ve onun söyledikleri gündemde yer alıp, bazı akılllılar onun aklına uyarak iş yapınca işler değişiyor. Bu yüzden Hıncal Uluç'un bir an evvel köşesine çekilmesi, illa "bilgi birikimini" paylaşmak istiyorsa anılarını yazmasını tavsiye ederim.
19 Ekim 2009 Pazartesi
Uyursan Ölürsün...


Açılım









